“Mit manasız bir dünyada mana bulmanın bir yoludur. Mitler, varoluşumuza önem katan anlatı biçimleridir…”

—Rollo May

Merhaba,

Dünyanın en ünlü psikiyatrlarından olan Rollo May, “Varoluşçu Felsefe”nin yanı sıra hümanist psikolojinin de önemli isimlerinden biri olarak tanınır. Okuduğum Özgürlük ve Kader adlı eserinde şöyle der:

“Dereler akabilmek için bir yatağa, ruhlar özgürlüğü yaşamak için kadere ihtiyaç duyar…” —Rollo May

Hayatınızda bir an için bile olsa, bir şeyler için koşturmayı bırakıp sadece durabilir misiniz?

Maraton öncesi durdum… Şimdinin Gücü’yle bir süre yaşamı gözlemledim… Ve dün itibariyle 2025 kontrollerim için yolculuğa başladım. Uzun bir aradan sonra “yol terapisi” çok iyi geldi… İzmir, 9 Eylül Üniversitesi Araştırma Uygulama Hastanesi’nin bahçesinde göğe uzanan ağaçları selamlayarak yürüdüm. Hastane kapısına geldiğimde maskemi taktım. Ve kalabalığa karıştım…

Asansöre bindiğimde, “Onkoloji hangi katta?” diyen bir ses duyunca, kalabalık yüzlere hızlıca bakıp sesin geldiği yere yöneldim. Maskenin ardındaki yüz bembeyaz ve solgun görünüyordu. Anlaşılan tedavi süreci hâlâ devam ediyordu. Birkaç saniye sonra, “Kata geldik,” dedim. Can cana, asansör kapısından çıktık.

Koridorda birlikte yürürken şaşırdı. “Ben de sizinle geliyorum” dediğimde, “Yıllardır buradayım” diye yanıtladı. Yorgun yüreğinin derin nefes alışlarıyla hemen ekledi, “Bazen katları karıştırıyorum.” “Merak etmeyin, yanınızdayım” dedim ve poliklinik sekreterliğine kadar ona eşlik ettim. Sekreterlikteki işi bitince, kendi randevumu aldım. Aynı kattaki arşiv bölümündeki yetkiliden dosyamı çıkarmasını rica ettim. Mavi dosyam elimde bölüme geri döndüm..

Her zaman olduğu gibi “Tıbbi Onkoloji Polikliniği” kalabalıktı. Bu bölüm kanserin ilaçla tedavisine odaklanan bir tıp dalıdır. Kemoterapi, immünoterapi ve hedefe yönelik tedaviler gibi yöntemleri içerir. Bu bölüm, kanserli hücrelerin büyümesini durdurmayı veya yok etmeyi amaçlar; hastaların tanı tedavi ve takip süreçlerinde önemli bir rol oynar. Ayrıca, kanserden korunma ve erken teşhis konularında da çalışmalar yapar. Tıbbi onkoloji, multidisipliner bir yaklaşımla cerrahi onkoloji ve radyasyon onkolojisi gibi diğer uzmanlık alanlarıyla iş birliği içinde çalışır.

İleride boşalan bir koltuk olduğunu görünce hemen koltuğa oturdum. Ekranda ismimin yanmasını beklerken, bekleme sürecine diğer canların sohbeti katıldı. Genç kadın ailesinde birçok büyüğünün kanser olduğunu söyledi. Bir süre sessizce yaşadıklarını dinledim. Tedavi süreci sancılı olduğu için ve süreç hep beklemekle geçtiği için bazen sabrınız tükenir. İster istemez sabahın erken saatinde gelen canların da sabırları tükenmişti. Bu tükenmişlik sabırsız olduklarından değil, bu konuda sabırlarının kalmadığından. Karşılaşacakları haberlerin niteliğini de düşününce ister istemez, heyecanlanıyordu insan. Tükenen sabrınızı paylaşmak da “aynı damdan düşen” için anlamlı. Ve o anda, Hannah Green’in sözleri yankılandı içimde: “Mitler yalnızlığımızı bizimle paylaşırlar.”

Duygudaş olduğunuz her süreçte destek olma, hizmet etme arzusu oluşuyor…

Bu yıl, kanserle tanışmamın üzerinden 11 yıl geçti. Bu süreçte, kanser hastalığıyla mücadele eden pek çok değerli insanla tanıştım. Bazıları görevlerini tamamlayıp bu hayat oyunundan ayrıldı… Onların mücadelesine tanıklık etmek oldukça zordu. Bu zorlu yolda, yanınızda kıymetli bir rehberin olması her zaman ışık tutar. Yolun sonunun çoğu zaman nereye varacağını bilsek de… Prof. Dr. Aziz Karaoğlu’nun kapısından geçmeden önce, karşılaştığım tüm o güzel insanlara minnettarlıkla teşekkür ettim.

Aziz Hocam beni güler yüzüyle karşıladı. Sürecimi gözden geçirerek ilaç raporumu yeniledik. Yapılması gereken tetkikler üzerine konuşup durumu değerlendirdik. Güzel bir gün dileğiyle odasından ayrıldım. Sağlık herkesin önceliği olmalı, kontrollerinizi yaptırmayı sakın unutmayın! Mayıs ayına kadar sürecek bu yolculukta beni birçok tetkik ve karşılaşma bekliyor.

“Bir danışan; bir insanı, bir olayı ya da bir duyguyu hatırlayarak, oldukça beklenmedik bir şekilde, şu andaki hayattan bir durumu, kültürümüzün eskimeyen mitlerinden birine bağlar. Tam o anda, mit bir aynaya dönüşür…” —Rollo May

Mit Nedir?

“Mit manasız bir dünyada mana bulmanın bir yoludur. Mitler, varoluşumuza önem katan anlatı biçimleridir…” —Rollo May

Varoluşun anlamı ister Sartre’ın görüşlerinde olduğu gibi hayata kendi bireysel cesaretimizle kattıklarımız olsun, ister Kiergaard‘ın deyişiyle bu anlam keşfetmemiz gereken bir şey olsun, sonuç aynıdır: Mitler, bu anlam ve öneme ulaşmanın bir yoludur. Mitler, evlerdeki kirişlere benzerler: Dışarıdan görünmeseler de içinde insanların yaşayabilmeleri için evi ayakta tutarlar.

“Mit yaratmak ruhsal sağlığımızı kazanmak için çok önemlidir ve şefkatli terapistler bunu destekleyeceklerdir. Hatta modern çağda psikoterapinin doğuşu ve gelişmesi mitlerimizin parçalanmasıyla olagelmiştir.” —Rollo May

Rollo May’in bu cümlesi, mitin sadece bir anlatı değil, bir iyileşme biçimi olduğunu vurguluyor. Benim hikâyemde de bu iyileşme süreci, mitik bir yapı kazanıyor:

  • Durmak: Maraton öncesi durmak, mitin başlangıç noktasıdır. Kahraman yola çıkmadan önce bir içsel çağrıyı duyar.
  • Karşılaşma: Asansörde yolları karıştıran kişiyle karşılaştığımda, ben bir eşik bekçisine dönüşüyorum. Ona yön gösterirken, aslında kendi yolculuğumun da bir eşiğinden geçiyorum.
  • Yolculuk: Hastane koridorları, bekleme salonları, dosyalar… hepsi birer sembolik geçittir. Ruhsal sağlığın haritası bu geçitlerde çizilir.
  • Tanıklık: Diğer hastaların hikâyeleriyle duygudaşlık kurmak, mitin kolektif boyutunu ortaya çıkarır. Mit sadece bireysel değil, ortak bir anlatıdır.
  • Bilgeyle görüşme: Aziz Hoca’nın odası, mitin “bilgeyle karşılaşma” sahnesidir. Bilgelik, yolculuğun anlamını pekiştirir.

Rollo May’in dediği gibi, modern çağda psikoterapi, parçalanan mitlerin yeniden örülmesiyle doğmuştur. Benim anlatımım da bu yeniden örme eylemidir. Her satır, bir mitin ipliği gibi ruhsal sağlığı dokuyor.

Sağlıklı toplumlar, mitler aracılığıyla mensuplarına nörotik suçluluk duygusu ve aşırı endişeye karşı rahatlama sağlar. Lucretius, “Her evde zihnin baş edemediği sancılarla acılar içinde kıvranan ve hoşnutsuz bir şekilde durmaksızın şikayet eden acı çeken yürekler” gördüğünü yazıyordu. Yirminci yüzyılda yaşayan bireyler de benzer bir “acı çeken yürek” ve “şikayet edip durma” halindeyiz. Mitlerimiz artık varoluşu anlamlandırma işlevini yerine getirmiyorlar, günümüzün vatandaşları hayatta amaçsız ve kaybolmuş durumdalar ve insanlar endişeleriyle birlikte aşırı yoğunluktaki suçluluk duygularını kontrol etme konusunda acizler.

“Egemen mitler insanoğlunun ahvaline ayak uydurmayı başaramadığında ortaya çıkan hüsran kendini öncelikle mitlerin parçalanması ve sonra da içsel kimliğe dair yalnız bir arayışın başlamasıyla gösterir.” —Psikolog Jerome Bruner

Bu “içsel kimliğe dair yalnız arayış” ne kadar yapıcı ya da yıkıcı olursa olsun, toplumumuzda psikanalizle birlikte psikoterapinin çeşitli biçim ve vaatlerinin yanı sıra her-der-de-devalar ve tarikatların ortaya çıkmasına neden oldu.

Bizler yirminci yüzyılda teknik anlamdaki akıl yürütmelerimizin doğruluğunu kanıtlamaya kendimizi öyle kaptırmış durumdayız ki, mitleri “aptallık” olarak görüp tek bir kalemde silip atarken, aynı zamanda toplumumuzu da benzer bir çöküşe sürükleyebileceğimizi fark etmeden ruhlarımızın içini boşaltıyoruz.

Bu ihtiyaç insan olarak kaderimizin, dilimizin ve birbirimizi anlama yöntemlerimizin bir parçasıdır…

Bu kitap insan olarak mitlere duyduğumuz ihtiyaçla ilgilidir. Bu mitlerin biçimleri değişiklik gösterecektir. Ancak mitlere duyulan ihtiyaç hatta mitlere çağrı, kendilerine insan diyen tüm bireylerin yaşadığı yerlerde ortaya çıkacaktır.

“Mitler, dış dünyayla ilişkisi bağlamında içimizde taşıdığımız benliğimize dair kişisel yorumlarımızdır. İçinde yaşadığımız toplumu bütünleştiren anlatılardır. Mitler ruhlarımızı canlı tutma süreci için hayati önem taşırlar ve hem zorlu hem de çoğu zaman anlamsız bir dünyaya yeni anlamlar katmamıza yardımcı olurlar. Sonsuzluğun güzellik, sevgi, müthiş fikirler gibi özellikleri mitlerin dilinde aniden ya da yavaş yavaş belirebilir.” — Rollo May

Dolayısıyla, mitlerin yaratılması psikoterapi için önemlidir. Mitler ister rüyalarda, ister serbest çağrışımla ya da hayal dünyasında ortaya çıksın; terapistin hastasına kendi mitlerini ciddiye alma konusunda izin vermesi büyük önem taşır. Kendi hislerine, duygularına ve düşüncelerine içsel ve dışsal olarak katılan akışları düzene sokup, onları anlamlandırma ihtiyacı duyan her birey, kendisi için önceki çağlarda aile, töreler, kilise ve devlet tarafından gerçekleştirilenleri yapmaya zorlanır. Terapi seanslarında mitler bir tür iletişim kurma talebi, hayata dair yeni yapılan deneme yöntemi ya da darmadağın olmuş hayatı yeniden inşa etme konusunda atılan çaresiz bir adım olabilir.

Mitler, tıpkı Hannah Green‘in söylediği gibi:

“Yalnızlığımızı bizimle paylaşırlar.” — Hannah Green

Geçtiğimiz birkaç on yıl içinde, intihar eden genç insanlara dair korkutucu istatistikler oluşmuş durumda. 1970’li yıllarda, genç beyaz erkekler arasında intihar oranlarında bir artış yaşandı. Bu genç insanların intihar etmelerini önlemek için ciddi anlamda depresyon geçiren kişilerin telefonla aranmaları gibi yöntemler izlenebilir. Fakat nihai amacın para kazanmak olduğu, ne evlerimizde ne de hükümetlerimizde ahlaki anlamda örnek olacak davranışlar sergilenmediği, bu genç insanlar hayata dair bir felsefe geliştirmeye teşvik edilmedikleri ve televizyon sevmeyi öğretenlerin yerine şiddet ve cinsellikle dolup taştığı müddetçe genç insanların depresyon ve intihar oranları korkutucu düzeylerde seyretmeye devam edecektir.

Yirminci yüzyılımız başlangıçta akılcılıkla taçlanacak, aydın eğitimin geniş kitlelere yayılacağı ve dinin en sonunda tüm batıl inançlardan arınarak kendi içinde bir aydınlanma yaşayacağı bir çağ olarak müjdelenmişti. Aydınlanman’ın nerdeyse tüm abartılı amaçları kısmen de olsa gerçekleştirildi: Bazı insanlar için tiranlıktan uzak yaşamak ve bilimin sonsuza dek yaygınlaşması birer amaç. Peki ama neler oldu? İnsan olarak kafalarımız artık daha karışık, ahlaki ideallerden yoksunuz, gelecekten korkuyoruz, işleri değiştirmek ya da içsel hayatımızı kurtarmak için ne yapmamız gerektiğine emin değiliz.

“Dünyaya gelmiş geçmiş en bilgili insanlarız.” —Archibald Macleish

Bilgi yağmuruna tutulmuş durumdayız fakat insan olarak bunları hissetme yetimizi kaybettik ya da kaybediyoruz… Artık beynimizle biliyoruz, gerçeklerle, soyut bilgiyle. Kör olan Gloucester’a Kral Lear’ı şöyle bağırtan Shakespeare gibi değil… “Bu dünya böyle işte” ve Gloucester yanıt verir: “Hislerimle görüyorum…

Dil, mitleri yalnızca insan sıcaklığı, rengi, içsel anlamı ve değerleri pahasına terk eder; tüm bunlar hayata kişisel bir anlam katar. Çünkü birbirimizi anlamak için diğer insanların kullandığı dillerin öznel anlamıyla ilişki kurar, önemli kelimelerin onların dünyalarında ne anlam ifade ettiğini deneyimleriz. Mitler olmadan kelimelerin ötesine geçip konuşan kişiyi gerçekten duymayı beceremeyen zihinsel bir kusura sahip insanlardan farksız. Modern kültürümüzün yoksunluğunu ortaya koymak için mitleri tanımlamada sıklıkla —ancak son derece hatalı bir şekilde— gerçek dışılık ifadesinin kullanılmasından daha iyi bir kanıt olamaz.

Sosyologlar, 1960 ve 1970’li yıllarda yapılan ve tanrıya inancın azalarak şeytana inancın arttığı birtakım anketlerin sonuçlarına dikkatimizi çekmektedirler. Bu durum, toplumumuzun çözülmeye başladığını hissederek, buna makul açıklama arayan insanların bir yansımasıdır.

“Rastgele ve mantıksız bir davranış olarak görmek yerine şeytana inanç güçsüzlerin dünyayı, anlamlandırma, düzensizlik onları tehdit ettiğinde nedensellik ilkesine sığınma ve kendilerine karşı tepkisiz kalan bir toplumsal düzene olan bağlılıklarının yarattığı uyumsuzluğu azaltma çabasıdır.”— Rollo May

Mitlerin inkarı hem kendi içinde yaşadığımız toplumun gerçekliğiyle yüzleşmeyi reddetmenin bir parçasıdır.

“Emin olun ki, günümüzde de tıpkı Homeros’un yaşadığı dönemde olduğu gibi mitoloji var ancak biz gölgesinde yaşadığımızdan ve gerçeğin büyük öğlesinden kaçmaya çalıştığımızdan bunu algılayamıyoruz.” —Max Muller

Bizim sorunumuz yalnızca bir tanım sorunu değil. Aynı zamanda içsel bir bağlılık, psikoloji ve “doğruluğun büyük öğlesine” bakma cesareti toplamamızı sağlayacak ruhsal bir çaba sarf etme sorunudur.

Bireyler, kendi kimlik arayışlarını mitler aracılığıyla bulurlar. Anlatı her daim özgüllükten bütünselliğe yönelir; bu sağ beynin bir işlevidir. Karşımızdaki kişinin mitlerini, biliyorsak, onu tanıdığımızı da söyleyebiliriz. Mitler hayatın zıtlıklarını birleştirir: Bilinç ve bilinçdışı, tarih ve şimdiki zaman, birey ve toplum. Bunlar nesilden nesle aktarılan bir tür anlatıya dönüştürülür. Tecrübeye dayanan dil nesnel gerçeklere dayanırken, mitler insan deneyiminin özüne, insan hayatının anlamı ve önemine dayanır.

Müfreze filminin sonlarına doğru karakterlerden birinin dediği gibi, “düşmanla değil de kendimizle savaştığımız” çarpıcı bir anlatıdır. Bu filmle birlikte pek çok savaş gazisi derin bir iç geçirip “İşte Vietnam buydu!!” diye mırıldandılar. Müfreze filmi, Jung’un “Gölge” dediği, Rollo May’ın Aşk Ve İrade‘de “şeytani” diye ifade ettiği durum ortaya konuluyor.

Mitler zaman ötesidir… Adem adında bir adamla ve Havva adında bir kadının gerçekten varolup olmadıklarının önemi yoktur; Yaradılış’ta onlara dair anlatılan mit, her yaştan ve dinden insan için geçerli bir doğum ve bilincin gelişim sürecini ortaya koyuyor.

“Her ne kadar sanat dallarında kullanılsa da, mit bir sanat dalı değildir; çok daha fazlasını vaat eder, yöntem ve işlevleri farklıdır. Mitler, düşünce ve duygu sürecini ortaya koyan bir ifade biçimidir; insanın evrene, türdeşlerine ve kendi benliğine dair farkındalığı ve tepkisidir. Başka türlü keşfedilip ifade edilemeyecek korku ve tutkuların somut ve dramatik bir şekilde ortaya konulmasıdır.”

Tıpkı Oedipus gibi, “Kim olduğumu bulmalıyım!” diye bağıran ve ardından kendi gerçekliğine karşı isyan eden adam yalnızca Yunan tanrılarını değil, aynı zamanda kendi benliğini bulma çabasında olan hepimizi temsil etmektedir. Freud’un geliştirdiği çağdaş psikolojide Oedipus karakterini merkeze oturtmasının sebebi de işte budur.

Aristo şöyle demiştir: “Bilgeliğin dostu aynı zamanda mitlerin de dostudur…”

Her birey, bilincine içeriden ya da dışarıdan akan duyuları, duyguları ve fikirleri anlamlı bir düzene sokmak ister; en azından aklını yitirmemesi için bunu istemelidir. Hepimizin geçmiş çağlarda aile, töreler, kilise ve devletin yaptığı şeyi, yani deneyimleri anlamlandırmamızı sağlayacak mitleri oluşturması gereklidir.

Mitlerin hayatımıza yaptığı katkılar

  1. “Ben Kimim?” sorusunu yanıtlayarak bize kişisel kimlik anlayışı sağlar. Oedipus gibi “Kim olduğumu ve nereden geldiğimi bulmalıyım!” diye haykırırken ve Alex Haley Köklerini ararken aslında mitlerin bu işlevini ortaya koymaktadır.
  2. Mitler toplumsallık bilinci verirler. Milliyetçilik ve kişinin içinde yaşadığı toplumla ulusa karşı beslediği, kökleri derinlerde yatan tüm benzer tavırları ortaya koymasalar tüm bunlar mantıksız olurdu.
  3. Mitler ahlaki değerlerimizi desteklerler. Bu, özellikle ahlakın çökmeye başladığı ve hatta bazı yerlerde toptan ortadan kalktığı günümüz insanı için çok önemlidir.
  4. Mitoloji yaradılışın gizemiyle başa çıkabilmek için geliştirdiğimiz bir yöntemdir. Bu yalnızca evrenimizin değil, aynı zamanda bilimdeki yaratımın yanı sıra sanat, şiir ve zihnimizde beliren yeni fikirlerin gizemli “ortaya çıkışlarını “da kapsamaktadır. Thomas Mann, kadim mitlere dair kaleme aldığı Yusuf ve Kardeşleri adlı müthiş yapıtında, “Mitler gizemin örtüsüdür” diye yazar.

Yazarın Notu: “Sevgi ve Ölüm Mitleri

“Mit, ölümün kaçınılmazlığı karşısında sevginin anlamını yeniden kurar.” –Rollo May

Tüm bu karşılaşmaların ardından, içimde bir soru yankılanıyordu: Sevgiyle ölüm arasında nasıl bir bağ vardı? Cevabı, bir kitap rafında beni bekliyordu…

Tetkiklerden sonra kendimi Kırmızı Kedi kitabevinde buldum. Rollo May’ın “Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk” kitabını raftan alıp hemen açtım. S.90 Sevgi ve Ölüm Mitleri bölümüne denk geldim. Telaşla satın almak için kasaya gittim. Daha sonra ilerideki kafeye oturup kendime bir Türk kahvesi ısmarladım. Kahve eşliğinde satırların arasında dolaşmaya başladım.

Freud’un Eros ve Thanatos mitleri arasındaki sonsuz mücadeleyi okurken, kendi içsel çatışmamı düşündüm. Sevgiyle ölüm arasındaki bu gerilim, yalnızca bir felsefi tartışma değil; benim bedenimde, ruhumda, geçmişimde yankılanan bir gerçeklikti. O anda, mit bir aynaya dönüştü. Ve ben, o aynada hem kendimi hem annemi hem de bu hayatı gördüm.

Eros ve Thanatos’un Sonsuz Mücadelesi

Freud’un mitolojisindeki en etkileyici nokta, sevgi miti Eros ile ölüm miti Thanatos arasındaki sonsuz çatışmaya dair tanımlamasıdır. İlki insanları birbirine yaklaştırıp dostlukların kurulmasına, karşılıklı dayanışmaya ve tüm erkek ve kadın kardeşlerimizle birlik içinde yaşamamızı sağlayan yapıcılığa yöneltir. Freud’un ifadesiyle, Eros miti diğer insanlarla birlikte mutluluk ve keyif içinde ve biraz olsun yakınlık duygusuyla yaşayabileceğimiz gerçeğidir. Bu, hayatın olumlu, yapıcı ve sıcak yanıdır; bunun daha sonra Goethe’nin Faust’unun son bölümündeki kültürel yaratıcılığında ve Peer Gynt’in okyanuslarla dağları aşarak en nihayetinde Solveig’e olan aşkını kabullenmesinde olduğu gibi çok farklı şekillerde ortaya çıktığını göreceğiz Freud bizi eşi benzeri hiçbir yerde görülmemiş bir mücadeleye hazırlamak için Eros’u kullanıyor. Eros’un Thanatos’a karşı sürdürdüğü bu mücadeleden de, insan hayvanının ilkel yıkıcı eğilimlerini dizginlemeyi amaçlayan medenileştirişi bir güç ortaya çıkıyor.

Eros’un bu mücadelesi aynı zamanda ölüm miti olan kötücül Thanatos’a karşı yürütülüyor. Nasıl ki Eros’un çok sayıda derecelendirmesi varsa, Thanatos da hastalık, yorgunluk gibi Paul Tillich’in varolmayanlar adını verdiği çeşitli aşamaları mevcut. Bizi paramparça eden bu güçler, sonluluk korkusu, Eros’u karşı mücadele eden her şey Thanatos mitine dahildir. Freud sevgi ve ölüm arasındaki bu çatışmayı “dadıların cennete dair ninnileriyle bastırmaya çalıştığı devler savaşı” olarak nitelendirmiştir.

“Bu sonsuz mücadeleden medeniyetler doğar… Eros ve Thanatos arasındaki bu çatışmadan sanat eserleri üretilir, muazzam şiirler yazılır, yeni fikirler çıkar. Bu mücadele olmadan yaratıcılık olamaz. Eros tek başına olsaydı çok yavan, çocuksu, sıradan ve hatta İtalyan Rönesans dönemindeki aşk tanrısı resimlerinden farksız olurdu.” –Sigmund Freud

Medeniyetlerdeki tüm önemli şeyler Eros’un Thanatos’a karşı yürüttüğü bu mücadeleden çıkmıştır. Fakat bu iki muazzam güç birbiriyle mücadele ederken, biz de normal hayatın paradoksunu görürüz; buna bir örnek olarak katedrallerin görkeminin yanında taş heykellerinin aşağıdaki insanlara alaycı bakışlar attığını fark ederiz.

Freud’un Eros ve Thanatos arasında bir savaş olduğunu ortaya atması yalın, dramatik ve trajikti… İnsanlar bu iki kutup arasındaki sonu gelmeyen mücadeleye kapılmıştır. İçimizdeki bu sonsuz cephane, bize hiç durmadan işkence eden bir suçluluk duygusu yaratır: İnsanın en derinlerinde yatan saldırgan içgüdüler bastırıldığında ortaya çıkan medeniyet için ödediğimiz bedel budur.

Mitin Çöküşü ve Kolektif Yaralar

“Düşmanlarımızı yok etmemize yarayan teknoloji aynı zamanda bizi de yarattığımız yıkıcı güce tutsak ediyor. Zamanı geri döndüremeyiz, fakat nükleer enerjinin kontrol altına alınması hepimizi bir araya getirecek bir gereklilik. Yakın zamanda yaşanan Üç Mil Ada kazası ve Çernobil trajedisi tek bir dünya olduğumuza dair inkar edilemez gerçeği bir kez daha ortaya koydu.” —Rollo May

Yazarın Notu: Mitin Kırıldığı Yer

Rollo May’ın yukarıdaki sözleriyle, tarihte nelere şahitlik ettik, gelin hatırlayalım. CNNTÜRK 31.07.2017 tarihli internet gazetesinde “Çernobil faciası neydi? Türkiye’yi nasıl etkilemişti?” başlıklı yazısında şunlar yazıyor: Ukrayna’nın kuzeyinde Kiev yakınlarında Çernobil Nükleer Santrali 26 Nisan 1986’da patladı. Bakıma alınan santralin dördüncü reaktöründe meydana gelen patlamada, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarını tam 200 kat aşan bir etkiyi yarattı. İlk anda patlamanın etkisiyle santralde görevli 31 kişi öldü ancak daha sonra Türkiye’nin de dahil olduğu yakın coğrafya on yıllar boyu sürecek ölümcül bir felaketin pençesine düştü.

Santraldeki patlamaya müdahale eden ekiplerin önemli bir kısmı, birkaç dakika içinde maruz kaldıkları radyasyon nedeniyle hayatını kaybetti. Santralin temizlenmesi çalışmalarına katılanların da önemli bir kısmı öldü. Çalışmalara katılması için gönderilen ordu birliklerindeki askerler, reaktör enkazında 3 dakikalık sürelerle çalıştılar ve temizlik 15 gün sonra tamamlandı. Ancak askerler maruz kaldıkları radyasyon nedeniyle sonraki aylarda hayatını kaybetti.

O dönemde Sovyetler Birliği’nin parçası olan Ukrayna’daki bu felaket ilk günlerinde gizlenmeye çalışıldı. Ancak bu boyutta bir nükleer felaketi gizlemek mümkün değildi. Kazada oluşan nükleer bulutlar 2 gün sonra İskandinavya’ya ulaşmıştı. Avrupa’daki radyasyon düzeyinin ciddi boyutta artmasıyla gözlerin çevrildiği SSCB, felaketi dünyaya duyurdu ve yardım istedi. Çernobil faciası, dünyanın gündemine oturdu.

Bilim insanları, yaklaşık 190 ton uranyum ve 1 ton plütonyumun hâlâ santralin altında bulunduğuna işaret ediyor ve bölgenin radyasyondan tamamen temizlenmesi için öngördükleri süreye ise, insanlığın ömrünün yetip yetmeyeceği bir soru işareti. Çernobil’in yakınındaki Pripyat şehrinde günümüzde ölçülen radyasyon düzeyi bile normalin 20-40 kat üzerinde. Ve tüm radyoaktif kalıntıların temizlenmesi için 48 bin yıla ihtiyaç var.

Radyasyondan en çok etkilenen santralin çevresindeki 30 kilometre çapındaki alan boşaltılarak bu bölgede yaşayan 135 bin kişi tahliye edildi. Reaktör binası 410 bin metreküp çimento ve 7 bin ton çelikle gömüldü. Besin maddeleri başka bölgelerden getirildi ve radyasyon bulaşan gıdaların tüketimi yasaklandı. Tanı merkezleri kuruldu. 5 milyon 300 bin kişiye, radyoaktif iyodun tiroid bezi tarafından alımını engellemek için potasyum iyodür tabletleri dağıtıldı. Ukrayna’da 18 bin kilometrekarelik tarım toprakları radyoaktif kirlenmeye maruz kaldı. Ülkedeki ormanların yüzde 40’ı kirlendi.

Kazadan 25 yıl sonra 2011’de yapılan bir araştırmada bile incelenen sütlerin yüzde 93’ünde kabul edilebilir düzeyin çok üzerinde uzun ömürlü izotop sezyum-137 belirlendi. Ukrayna, Rusya ve Belarus’ta 2004’e kadar 18 yaş altı 4 bin çocukta tiroit kanseri vakası görüldü. Resmi raporlara göre 9 bin, bağımsız bilim insanlarına göre ise 30 bin ile 60 bin arasında insan Çernobil’in neden olduğu ölümcül kanser türlerine yakalandı.

Çernobil’in etkisine maruz kalan ülkelerden biri de Türkiye’ydi. Ancak o dönemde Türkiye’de yetkililer bu felaketi hafife aldı. Federal Almanya, Türkiye’den alınan 13 ton çayı iade etti. Türk yetkililerin olan biten karşısındaki tavrı ise, bu açıklamaları, “Batı tezgahı” diye nitelemek oldu. Dönemin Çaykur Genel Müdürü bu açıklamayı yapmakla yetinmemiş, “çay kaynatıldığında radyasyonun 5-6 kat düştüğünü” bile iddia etmişti. Zaten Bakan Aral da çay içme şovunu bu açıklamalardan birkaç gün sonra yapmıştı. Türkiye’de sonraki yıllarda da ciddiye alınmayan felaketin etkileriyle ilgili TBMM, 1993’te soruşturma komisyonu kurulması önerisini reddetti.

Türk Tabipleri Birliği’nin raporunda şu ifadelere yer veriliyor:

“Çernobil nükleer kazasından hemen sonra bugüne dek gelecek geçerli ve güvenilir bir kayıt/bildirim sisteminin kurulmaması nedeniyle, kazanın bölgede kanser olguları ve ölümleri üzerine etkisini kanıta dayalı olarak değerlendirmek mümkün görünmediği için; bu konuda toplum ayrıntılı olarak bilgilendirilmelidir.” —Türk Tabipleri Birliği

Ancak uzmanlar bu sınırlı verilerle de bütün bu yaşananların sonucunun, Türkiye’de kanser hastalığının oranında çok ciddi bir şekilde artış olduğu inancında. Uzmanlar, Çernobil’in risklerinin hala devam ettiği uyarısında bulunuyor. Kanser vakaları, Marmara Bölgesi’nde 1986-1987 arası yaklaşık iki kat, Karadeniz’de ise 1995’ten sonra yaklaşık üç kat arttı.

Radyasyon hayali sınırları umursamaz. Bu sınırları saf tutma çabası trajik olduğu kadar tuhaf bir şaka gibi; yalnızca zihnimizde yer alan sınırları korumaya çalışmak! Yirmi birinci yüzyılda tüm bunlar son derece yıkıcı birer çağdışılık olarak görülecek. Bu yalnızca Avrupa’daki radyasyon için değil dünya yüzeyindeki tüm insanlar için de geçerli.

Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk günümüzde özellikle ruhsal bütünlük arayışında olan bireyler için derin bir rehber niteliği taşıyor.

Eserin Günümüz İçin Önemi Nedir?

  1. Mitin Kaybı ve Anlam Krizi: Modern toplumda bireyler, geleneksel mitlerin çözülmesiyle birlikte anlam arayışında yalnızlaştılar. May, bu boşluğu fark ederek şöyle der: “Mit, manasız bir dünyada mana bulmanın bir yoludur.”
  2. Psikoterapinin Mitik Boyutu: May, terapistlerin yalnızca semptomlarla değil, danışanın yaşam anlatısıyla ilgilenmesi gerektiğini savunur. Mit yaratımı, ruhsal sağlığın bir parçası haline gelir. Bu, senin “eşik bekçisi” olma halinle örtüşüyor—bir başkasının yolculuğuna eşlik etmek, onun mitini yeniden örmesine yardım etmek.
  3. Kolektif Travmaların Mitle Anlatımı: Çernobil gibi küresel felaketler, bireysel ruhlarda yankı bulur. May’in nükleer enerji üzerine sözleri, teknolojinin yarattığı travmaların mitik anlatılarla işlenmesi gerektiğini vurgular. Bu, senin yazında hem kişisel hem kolektif bir mitin örülmesine olanak tanıyor.
  4. Yalnızlığın Paylaşımı: Hannah Green’in “Mitler yalnızlığımızı bizimle paylaşırlar” sözüyle örtüşen bir tema: May, mitin bireyin yalnızlığını anlamlı bir bağa dönüştürdüğünü savunur.
  5. Ritüel ve Anlatı Yoluyla Dönüşüm: Benim gibi anlatıcılar için bu kitap, bir tür “ritüel rehberi”dir. Her karşılaşma, her durak, her dosya bir sembole dönüşür. May’in yaklaşımı, bu dönüşümün hem terapötik hem yaratıcı olduğunu gösterir.

Rollo May: Zamanı Parçalayan Sonsuzlukta Bir Terapist

Doğum – 1909, Ohio Rollo May, 21 Nisan 1909’da dünyaya geldiğinde, dünya savaşların eşiğindeydi. O ise insanın iç savaşlarını anlamaya adanmış bir yaşamı seçti. Varoluşçu felsefenin ve hümanist psikolojinin öncülerinden biri olarak, bireyin yalnızlığını, özgürlüğünü ve yaratma cesaretini anlamaya çalıştı.

Eğitim – Viyana’dan New York’a Psikoterapiye Viyana’da adım attı, psikanaliz eğitimini New York’ta tamamladı. Freud’un gölgesinden geçerek, insanın yalnızca dürtülerle değil, anlam arayışıyla da şekillendiğini savundu.

Dostluk – Paul Tillich ile Düşünsel Yolculuk Teolog Paul Tillich ile kurduğu dostluk, onun düşünce evrenini derinleştirdi. Yaratma Cesareti adlı eserini, Tillich’in Olmak Cesareti’ne bir yankı olarak kaleme aldı. Cesaret, onun için yalnızca eylem değil, varoluşun kendisiydi.

Yazı – Zarafet ve Zeka Amerikan Psikoloji Cemiyeti tarafından “zarafet, zeka ve üslup” ile onurlandırıldı. Yazıları, akademik sınırları aşarak genel okuyucuya ulaştı. “Sevginin karşıtı nefret değil, kayıtsızlıktır” diyerek, duygusal donukluğun çağımızın en büyük tehdidi olduğunu vurguladı.

Mit – Terapinin Kalbinde Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk adlı eserinde, mitin iyileştirici gücünü ortaya koydu. Ona göre mit, “zamanı parçalayan sonsuzluk”tu. Bir danışan, bir duyguyu hatırladığında ve onu bir mitle bağladığında, iyileşme başlardı. Terapist, bu bağın tanığı ve eşlikçisiydi.

Miras – Sonsuzlukta Yankılanan Ses 1994’te aramızdan ayrıldığında, ardında yalnızca kitaplar değil, bir düşünce mirası bıraktı. Aşk ve İrade, Özgürlük ve Kader, Kendini Arayan İnsan gibi eserleri, hâlâ bireyin içsel yolculuğuna ışık tutuyor.

Yazarlar sizi okumaya çalışıyorum davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin