“Şizoid bir çağda yaşayan insanların kendilerini büyük çaptaki aşırı uyarılmadan-radyo ve televizyon aracılığıyla yayılan sözler ve gürültü bombardımanından, kolektifleştirilmiş sanayi ve büyük fabrika biçimli multiversitelerin montaj hattını andıran taleplerinden- korunması gerektiğinin önemini anlamak zor değildir… “
—Rollo May
Merhaba,
Rollo May’ın yukarıdaki cümlesine ilaveten, dijital dünyadan yayılan sözleri ve gürültüleri de eklemeli… Her gün yeni bir olaya uyanıyoruz. Daha konunun ne olduğunu anlamadan bir başka haberin getirdiği yankılara maruz bırakılıyoruz. Ve insanlar devamlı uyarıldığından, arka planda ne oynadığını öğrenemiyor. Tüm bu yaşananların üzerine “hakikat görünmesin” diye, tek tek perde çekiliyor. Haliyle bunlara eklenen anlamdan yoksun yorumlar meseleleri daha da büyütüyor.
- Peki, tüm bunlar kişiler arasındaki iletişimin neredeyse yok edildiği bir dünyada yaşamak olduğunu gösterebilir mi?
- Teknolojinin insanlıktan uzaklaştıran etkilerine karşı korunmamız gerekiyor olabilir mi?
Dr. May’ın Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk eserinde örnek verdiği Müfreze filmi Jung’un “Gölge” dediği, Rollo May’ın “Aşk ve İrade” de “şeytani” diye ifade ettiği durumun nasıl ortaya çıktığını ve daha fazlasını öğrenmek için Dr. May’ın Aşk ve İrade adlı kitabının satırlarında yürüyoruz.
Dr. May, şöyle der:
“Uzun zamandan beridir, “Aşk ve İrade, birbirine bağımlı olduğuna ve bir arada düşünülmeleri gerektiğine inanıyorum. Her ikisi de var olmanın birleştirici süreçleridir; başkalarını etkileme, ötekinin bilincini, yoğurma, yaratma çabasıdır. Fakat bu sadece, kişi kendi iç dünyasını, aynı anda ötekisinin etkisine açarsa olasıdır. Aşksız irade kullanmaya dönüşür ki Birinci Dünya Savaşı öncesi dönem bunun örnekleriyle doludur. Günümüzdeyse iradesiz aşk duygusallaştırır ve deneyselleştirir.” —Rollo May
Sürekli arayan insan, bilincin ebedi geri dönüşü aşmaya çağrılır. Benim hiç kimseden farkım yok; sadece arayış için seçtiğim alanlar farklı olabilir. Geleceğin değerlerinin yalnızca tarihimizin değerleri tarafından ekildiğinde meyve verebileceğine inandığımdan, benim arayışım sürekli içimizdeki gerçeğe doğru olmuştur. İçsel değerlerimizin iflasının tüm sonuçlarını gördüğümüz bir geçiş dönemi olan yirminci yüzyılda, aşk ve iradenin kaynaklarını aramamızın özellikle önemli olduğuna inanıyorum.
Günümüzde aşk ve iradeye dair en çarpıcı nokta, geçmişte yaşamın çıkmazlarına bir çözüm olarak görülmelerine karşın, bu kavramların şimdi bizzat sorun haline gelmiş olmalarıdır. Aşk ve irade geçiş dönemlerinde hep zorlayacaktır; çağımız da kökten değişimlerin olduğu bir çağdır. Geçmişte kendimizi yönlendirdiğimiz eski mitler ve simgeler yok artık; kaygı kol gezmekte ve biz, birbirimize sıkıca sarılıp, hissettiklerimizin aşk olduğuna kendimizi ikna etmeye çalışıyoruz. İrademizi kullanmıyoruz, çünkü bir şeyi veya kişiyi seçersek diğerini kaybedeceğimizden korkuyoruz ve kendimizi şansımızı denemeyecek kadar güvensiz hissediyoruz. En önde gelen örnekleri aşk ve iradede olan bağlayıcı duygular ve süreçlerin altındaki zemin kayıp gidiyor. Birey içe dönmeye zorlanmaktadır; kimlik sorununun yeni bir biçimine saplanıp kalmıştır; Kim-olduğumu -bilsem bile-bir-önemi-yok. Diğerlerini etkileme yetisinden yoksunum.
Bundan sonraki adım kayıtsızlıktır. Bir sonraki şiddet. Çünkü hiçbir insan, kendi güçsüzlüğü gibi gitgide duyarsızlaştırıcı bir deneyime dayanamaz. Yaşamın kötü gidişine çözüm olarak aşka yapılan vurgu o kadar büyüktü ki, insanların kendilerine verdiği değer, aşkı elde edip etmelerine göre yükseldi veya düştü. Aşkı bulduklarına inananlar; Kalvincilerin, zenginliği seçilmiş kul olmanın elle tutulur kanıtı olarak görmeleri gibi, bunu kurtuluşun gözle görünür delili sayarak, kendilerini üstün görme eğilimine girdiler. Aşkı bulamamış olanlar kendilerini sadece yoksun hissetmekle kaldılar, daha derin ve daha yıpratıcı olan içsel boyutta, kendilerine verdikleri değer de düştü. Kendilerini toplum dışına itilmiş yeni bir yaratık türü gibi damgalanmış hissedip, psikoterapide, sabahın erken saatlerinde uyanınca hissettiklerini mutsuzluktan ve yalnızlıktan çok, içlerini kemiren, yaşamın büyük gizini kaçırmış olma kanısı olduğunu itiraf ediyorlardı. Bunlara rağmen, boşanma oranlarının artmasıyla, edebiyat ve sanatta aşkın gittikçe sıradanlaştırılmasıyla, pek çok kişi için elde etmesi kolaylaştığından cinselliğin giderek anlamsızlaşmasıyla, “aşk” tamamen hayal ürünü değilse bile, bulunması oldukça zor göründü.
Aşk, önceleri harekete geçiren bir güç, bizi yaşamda daima ileriye götüreceğine güvendiğimiz bir kuvvet olarak algılanmıştı. Fakat günümüzdeki büyük değişiklikler, harekete geçirici gücün kendisini sorgulamamız gerektiğini göstermektedir. Aşk artık kendine sorun olmuştur.
Gerçekten de, aşk kendiyle o denli çelişik olmuştur ki, aile yaşamını inceleyenlerin bazıları, “sevgi”nin kabacı ailenin daha güçlü üyelerinin diğer üyeleri kontrol etme yönteminin adı olduğu sonucuna varmışlardır. Ronald Laing aşkın, şiddete bir kılıf olduğunu iddia etmektedir.
İrade için de aynı şeyler söylenebilir. Viktorya döneminde yaşamış atalarımızdan, yaşamdaki tek gerçek sorunun mantığımızla ne yapılacağına karar vermek olduğu ve iradenin karar verileni bize yaptırmak için hazır beklediği inancını miras almışızdır. Artık sorun ne yapılacağına karar vermek değil/ nasıl karar verileceğine karar vermektir. İradenin birebir temeli sorgulanmaktadır.
İrade bir yanılsama mıdır?
Freud’dan bu yana pek çok psikolog ve psikoterapist öyle olduğunu savunmuştur. Babalarımızın kelime dağarcığının vazgeçilmeleri arasında olan “irade gücü” ve “özgür irade” gibi deyişler/ ya çağdaş, ileri tartışmalardan tamamen çıkartılıp atılmış ya da alay edercesine sıklıkla kullanılmaktadır. İnsanlar terapistlere, kaybettikleri iradelerinin yerine koyabilecekleri bir şey bulmak için gidiyorlar artık; yaşamlarını yönlendirmek için bilinçdışına nasıl ulaşabileceklerini, davranışlarını düzenlemede en yeni koşullanma tekniklerini öğrenmek veya yaşamlarına biraz güdü ekleyecek ilaçları kullanmak için. Ya da insanlar terapistlere, “duygu boşaltma”nın en son yöntemini, duygunun çabalayarak elde edilecek bir şey değil, sizin yaşamsal bir duruma kendinizi veriş biçiminizin bir yan ürünü olduğunun farkına varmadan öğrenmeye gidiyorlar. Asıl soru ise şudur; bu durumu ne için kullanacaklar? Leslie Farberg irade konusundaki çalışmasında, iradenin bu başarısızlığının, günümüzün en temel patolojisini oluşturduğunu ve yaşadığımız devrin “bozuk irade çağı” olarak adlandırılması gerektiğini iddia etmiştir.
Köklü dönüşümlerin olduğu böyle bir çağda, birey kendi bilincine sürüklenmiştir. Aşk ve iradenin temelleri neredeyse yıkılacak kadar sarsılınca, yüzeyden derinlere inme gereksiniminden, aşkın ve iradenin kaynaklarını kendi bilincimiz ile “ifade edilmemiş ortak bilinç” içinde aramaktan kaçamayız “Kaynak” sözcüğünü Fransızların kullandığı gibi, bir nehrin kaynağı —suyun doğduğu pınar- anlamında kullanıyorum. Aşk ve iradenin doğduğu kaynağı bulursak, bu gerekli deneyimlerin, yaşadığımız çağda varlıklarını sürdürebilmek için gereksinim duyduğu yeni biçimleri keşfedebiliriz. Bu anlamda, bizim arayışımız da, (‘benzer keşifler gibi, ahlaki bir arayıştır; çünkü çağımıza uyan ahlak anlayışının üzerine kurabileceğimiz bir temel bulmaya çalışmaktayız. Her duyarlı insan kendini Stephen Dedalus’un yerinde bulur: “Ruhumun demirhanesinde, ırkımın yaratılmamış bilincini. işlemeye gidiyorum.”
Bu bölümün başlığında kullanılan “şizoid” terimi, dünyayla ilişkisini kesme, yakın ilişkilerden kaçınma, hissedememe anlamındadır. Bu terimi psikopatolojiye gönderme olarak değil, daha çok kültürümüzün genel durunu ve bunu gerçekleştiren insanların genel eğilimleri olarak kullanılıyor. Terimi bireysel psikopatoloji açısından açıklayan Anthony Storr, şizoid bir kişinin soğuk, ilgisiz, kibirli ve insanlardan kopuk olduğunu savunur. Bu şiddetli bir saldırganlığa yol açabilir. Yine Storr, bütün bunların, bastırılmış bir aşk özlemi için karmaşık bir maske olduğunu söyler. Şizoidin kendini insanlardan ayırmış hali, düşmanlığa karşı bir savunmadır ve kaynağını, onu “varlığını tehdit ettiği için” sonsuza dek gerçek aşktan korkar kılan bebeklikteki aşk ve güvenin çarpıtılmasından alır.
Bir yere kadar Storr’un düşüncesine katılıyorum, fakat şizoid durumun, bu geniş çağında genel bir eğilim olduğunu ve Storr’un sözünü ettiği bebeklikteki “çaresizlik ve önemsenmeme”nin sadece anne babalardan değil de kültürümüzün hemen hemen her yönünden geldiğini ifade ediyorum. Anne babaların kendileri, kültürlerinin çaresiz ve habersiz dışavurumlarıdır. Şizoid insan teknolojik insanın doğal bir ürünüdür. Bir yaşam biçimidir ve giderek yaygınlaşmaktadır; sonunda ise şiddet olarak kendini gösterecektir. “Normal” durumunda şizoid, duygularını bastırma gereği hissetmez. Şizoid karakter özelliğinin daha sonra şizofrene benzer bir duruma dönüşüp dönüşmeyeceğini sadece zaman gösterir. Fakat, pek çok hastada olduğu gibi, birey, içinde bulunduğu şizoid karakter özelliklerini açıkça itiraf eder ve bu durumuyla yüzleşirse, bu dönüşümün gerçekleşmesi pek ihtimal dahilinde değildır. Anthony Storr daha da öteye gider ve şizoid karakterin, “sevilemez olduğu kanısında ve yapılan eleştirilerle kendine saldırıldığı ve aşağılandığı duygusunda” olduğunu belirtir.
Storr’un tanımı, değer vermeme rağmen bir noktada kırılmaktadır. Bu nokta ise, Freud, Descartes, Schopenhaur ve Beethoven’ı şizoid örnekler olarak sıralamasıdır. “Descartes ve Schopenhauer’ın felsefelerine hayat veren, onların bire bir aşka yabancılaşmalarıdır.” Beethoven için ise şöyle der:
İnsanlar konusundaki düş kırıklığı ve insanlara olan dargınlığını telafi etmek için Beethoven, sevgi ve dostluğun egemen olduğu ideal bir dünya düşlemiştir… Onun müziği, belki başka hiçbir bestecininkinde olmayacak bir açıklıkla, kudret, etki ve güç içeren bir saldırganlık gösterir. Müziğinde saldırganlığını toplumca kabul edilebilir bir hale dönüştürememiş olsaydı, belki de paranoyak psikozundan kendini kurtaramayacağını düşünmek hiç de zor değil.
Bu insanlar ruh hastası olarak görülüp “tedavi edilmiş” olsalar, elimizde onların yarattıklarının var olamayacağı gerçeği Storr’un içinde bulunduğu ikilemdir. Dr. May, bu nedenle ben, şizoid durumun, çok zor koşullarla baş etmede yapıcı bir yöntem olduğunun itiraf edilmesi gerektiğine inanıyorum, der. Ne var ki, bazı kültürlerin şizoid insanları yaratıcılığa itmesine karşılık, bizim kültürümüz bu insanları yalnızlığa veya mekanikliğe itmektedir.
Aşk ve iradenin sorunları üzerinde yoğunlaşırken, zamanımızın olumlu özelliklerini ve bireysel başarı potansiyellerini göz ardı etmemeli. Bir çağı demirleyen bağlar söküldüğünde ve herkes bir ölçüde bir yerlere savrulduğunda, daha fazla sayıda insanın kendini bulmak ve gerçekleştirmek için adımlar atacağı apaçık bir gerçektir. Bireyin gücü hakkındaki en yüksek bağırış çağırışları, birey en aza sahip olduğunda duyduğumuz da bir gerçektir. Fakat, der May sorunlar hakkında yazıyorum; kendilerini dikkate almamız için haykıran sorunlardır.
Sorunları değeri henüz yeteri kadar anlaşılmamış tuhaf bir özelliktedirler; Geleceği önceden bildirirler. Bir dönemin sorunları, henüz çözülmemiş, fakat çözülebilecek varoluşsal krizlerdir; “çözülmüş” sözcüğünü ne kadar ciddiye alırsak alalım, yeni olanaklar olmasaydı, kriz de olmayacak/ sadece umutsuzluk olacaktı. Psikolojik muammalarımız bilinçdışındaki arzularımızı belirtir. Dünya ile karşılaştığımız ve onu kendimize yetersiz veya kendimizi ona karşı yetersiz gördüğümüz yerde sorunlar başlar; bir şeyler incitir, çatışır.
Topluma uymayan kişilerden alınan verilere dayanan bir insan kuramı ile ilgili soruya gelince, Dr. May meslektaşlarına karşı çıkmaya devam ederek şöyle der: Her insani çatışma bireye özgü sorunlarla birlikte insanlığın evrensel özelliklerini de açığa çıkarmaz mı?
Sofokles “Kral Oedipus oyunu”
Sofokles, Kral Oedipus oyunuyla, bize adım adım “Ben kimim ve nereden geldim?” sorusunun cevabını bulmaya çalışan bir insanın acı dolu mücadelesini gösterirken, yalnızca tek bir bireyin patolojisi hakkında yazmıyordu. Psikoterapi belirli bir birey ile ilgili en özel nitelikleri bulmaya çalışır ve bunu unutan her terapi, yavan varoluşa değinmeyen, bulanık genellemelerle zayıflayacaktır. Fakat, psikoterapi, bu bireyin, her insanın insanlık deneyiminin dayanıklı ve süregelen özelliklerinin temelindeki insani çatışma öğelerini bulmaya çalışır ve bunu unutan her terapi, hastanın bilincini küçültecek, yaşam onun için daha da sıradanlaşacaktır.
Psikoterapi
“Psikoterapi hem bireyin “hastalığının” o anki durumun hem de insanı insan yapan ilk-örneksel özellikleri ve üstünlükleri ortaya koyar. Belirli bir hastada sorun yaratan genellikle ikincisinin çarpıklaşması ve bu çarpıklıkların ilkine, yani, psikolojik sorunlara yol açmış olmasıdır. Bir hastanın sorunlarının psikoterapide yorumlanması, insanın tarih boyunca kendini ilk-örneksel biçimlerde edebiyatta yorumlayışının kısmi olarak açığa vurumudur.
İki farklı örnek verirsek
- Aiskhylos’un Orestes : M.Ö. 5. yüzyılda Yunanistan’da
- Goethe’nin Faust: On sekizinci yüzyıl Almanya’sında yaşamış
İki karakterin betimlemesi değil, hangi yüzyılda veya hangi ırktan olursak olalım birey olarak kimliğimizi bulmak için, gücümüz ne olursa olsun varlığımızı onaylamaya çabalayarak, sevmeye ve yaratmaya çalışarak ve kendi ölümümüze dek, ölümümüz dahil/ yaşamdaki pek çok olay karşısında elimizden gelenin en iyisini yaparak büyürken geçirdiğimiz tüm mücadelelerin sunumlarıdır.
Bir geçiş çağında — biz buna “terapi çağı” da diyebiliriz — yaşamanın değerlerinden biri, bireysel sorunlarımızı çözmeye çalışırken bile, bizi insanda yeni anlamlar ortaya çıkarma ve insanı insan yapan özellikleri derinlemesine görme olanağını kullanmaya zorlamasıdır.“
Sanatçılar Ve Nevrotikler
Sanatçılar ve nevrotikler, toplumlarının bilinçaltı ve bilinçdışı derinliklerini bilmekte ve onlardan beslenmektedir.
- Sanatçı ⟶Bunu, deneyimlerini diğer insanlara ileterek, olumlu bir biçimde yapmaktadır.
- Nevrotik ⟶ Bunu olumsuz bir biçimde gerçekleştirmektedir. Kültürünün altında yatan anlamları ve çelişkileri yaşadığında, bu yaşadıklarını hem kendi içinde anlamlandıramamakta hem de çevresindekilere iletememektedir.
Sanat ve nevrozun her ikisi de tahminsel bir işlevdedir. Sanat, bilinçdışı düzeylerinden gelen iletişim sonucu oluştuğundan, sanatçılar bize hassaslaşmış bilinci sayesinde toplumunun ön kulvarlarında yer alan, bir ayağı gelecekteymişçesine yaşayan bir insan resmi sunar. Sir Herbert Read sanatçının ırkın gelecekteki bilimsel ve zihinsel deneyimini önceden sezdiğini belirtmiştir. Eski Mısır’da, cilalı taş devri vazoları üzerine boyanmış olan üçgen desenli su kamışları ve karaleylek bacakları, Mısırlıların daha sonraları yıldızları yorumlamada ve Nil’i ölçmede yararlandıkları geometri ve matematiğin gelişmesinin habercileriydi. Read Parthenon’un muhteşem Yunanlı orantı anlayışında, Roma mimarisinin güçlü kubbesinde ve ortaçağ katedralinde, tarihin belirli dönemlerinde, toplumdaki filozofların, dini liderlerin ve bilim adamlarının daha sonraları kuramlaştıracakları, henüz bilinçdışında olan anlamları ve eğilimleri, sanatın nasıl önceden açıklandığının izini sürer. Sanat, sosyal ve teknolojik gelişmeleri, değişim çok yüzeysel olduğunda bir nesil sonra, matematiğin keşfindeki gibi derinlemesine olduğunda ise yüzyıllar sonrasını, önceden sezinlemektedir.
“Aynı şekilde, sanatçıların, toplum içinde çatışmaların olacağını, bu çatışmalar henüz toplumsal bilinç yüzeyine çıkmadan açıkladıklarını görürüz. Ezra Pound’un deyişiyle “ırkın anteni” olan sanatçı, dünyasıyla mücadele ederken ve onu biçimlendirirken yaşadığı bilinç derinliğinde, sadece kendisinin yaratabileceği biçimlerde yaşamını sürdürür.”
sanatçılarımızın sunduğu dünya şizoid bir dünyadır
Burada hemen, bu kitapta ortaya atılan temel sorunun ortasına dalıveriyoruz. Çağdaş ressamlarımızın, oyun yazarlarımızın ve diğer sanatçılarımızın sunduğu dünya şizoid bir dünyadır. Bu sanatçılar dünyamızın, aşkın ve iradenin gereklerini yerine getirmeyi oldukça güçleştiren durumunu sunuyorlar. Bu dünya, bizi her yandan saran gelişmiş iletişim araçları arasında gerçek bireysel iletişimin fazlasıyla güç ve seyrek olduğu bir dünyadır. Çağımızın en önemli oyun yazarları, Richard Gilman‘ın da bize anımsattığı gibi, konularını bu iletişim kaybından alanlar, bize, Jonesco Genet, Beckett ve Pinter’ın gösterdiği gibi, insan olarak şimdiki alınyazımızın, kişiler arasındaki iletişimin neredeyse yok edildiği bir dünyada yaşamak olduğunu gösterenlerdir. Beckett‘in “Son Band” adlı eserindeki gibi, yaşamımızı bir ses kayıt cihazına konuşarak geçiriyoruz; evlerimizdeki radyo, televizyon ve telefon kablolarının sayıları arttıkça varlığımız daha da yalnızlaşıyor. lonesco‘nun “Kel Şarkıcı” adlı oyununda, bir kadın ve bir erkeğin karşılaştığı ve kibar, belki de biraz yapmacık bir konuşmaya daldıkları bir sahne vardır. Konuştukça her ikisinin de o sabah on treniyle New Hawen’dan New York’a geldiklerini ve şaşırtıcı bir biçimde gidecekleri adresin Beşinci Cadde’de aynı binada olduğunu fark ederler. Üstelik aynı dairede oturmaktadırlar ve ikisinin de yedi yaşında bir kızı vardır. En sonunda karı koca olduklarını hayretler içinde anlarlar.
Ressamlar arasında da aynı durumu görüyoruz. Kendi yaşamında ancak orta sınıf bir Fransızın olabileceği kadar donuk ve burjuva olan, modern sanat hareketinin babası sayılan Cezanne, bu şizoid dünyayı boşluklar, taşlar, ağaçlar ve yüzler olarak gösterir. Bize eski mekanik dünyadan seslenir, fakat bizi, kendi başına hareket eden alanlarla dolu yenidünyada yaşamaya zorlar. Merleau-Ponty, Cezanne hakkında, “işte, nedenlerin ve sonuçların ötesindeyiz” diye yazar; “her ikisi de, aynı zamanda hem olmak hem de yapmak istediğinin formülü olan ölümsüz bir Cezanne’ın eşzamanlılığında birleşir. Cezanne’nin şizoid doğası ve eserleri arasında bir ahenk vardır, çünkü eserleri, hastalığın metafik yönünü gösterir. Bu açıdan şizoid olmakla Cezanne olmak aynı anlama gelmektedir.” Ancak şizoid bir kişi şizoid bir dünyayı resmedebilir; ancak altında yatan ruhsal çatışmaların içine dalacak kadar duyarlı olan bir kişi, dünyamızı daha derin biçimleriyle, olduğu gibi bize sunabilir.
Fakat, dünyamızın sanat yoluyla kavranmasının içinde, teknolojinin insanlıktan uzaklaştıran etkilerine karşı korunmamız da vardır. Şizoid kişilik, hem kişiliksizleştiren dünyayla yüzleşmede hem de kişiliksizleşmeyi reddetmede yatmaktadır. Çünkü sanatçı, bilincin, insan deneyimine ve doğasına yüzeysel görünümlerin altında ortak olabileceğimiz daha derin düzlemlerini bulur. Psikozu, içinde yanardağ gibi patlayan, algılandıklarının resmini yapabilme çabalamasından bağımsız olmayan Van Gogh, konuyu daha açık hale getirmek için iyi bir örnektir. Ya da gösterişli gibi görülmesine rağmen, modern dünyamızın şizoid yapısını anlayış Guernica’nın parçalanmış boğalarında ve yıkık köylerinde; veya gözleri ve kulakları olması gereken yerde olmayan bozuk biçimli portrelerinde, ad değil de numara verilmiş resimlerinde ortaya çıkan Picasso, Robert Motherwell’in, bu çağın sanatçının bir cemiyeti olmadığı ilk çağ olduğu açıklaması bizi şaşırtmamalıdır; o da şimdi, hepimiz gibi, kendi cemiyetini yaratmalıdır.
Sanatçı insanın bölük pörçük bir resmini sunar, fakat onu sanata dönüştürürken sınırını aşar. Hiççiliğe, yabancılaşmaya ve modern insanın durumunun diğer öğelerine anlam kazandıran da sanatçının yaratıcı hareketidir. Cezanne‘ın şizoid doğasından söz ederken yine Merleau Ponty‘nin söylediklerinden alıntı yaparsak:
“Böylece, hastalık absürd bir olgu ve bir kader olmaktan çıkar ve insan varoluşunun genel bir olasılığı haline gelir.”
Hem nevrotik hem de sanatçı —ırkın bilinçdışında yaşamlarını sürdürdüklerinden- bize toplumda daha sonraları nelerin yaygın hale geleceğini gösterir. Nevrotik de hiççilik, yabancılaşma ve benzeri deneyimlerinden doğacak çatışmaların aynısını hisseder fakat bunlara anlamlı bir biçim veremez; bir yanda bu çatışmaları yaratıcı eser kalıbına sokmaktaki yetersizliği, diğer yanda bunları yoksayamama arasında sıkışıp kalmıştır. Otto Rank‘in da açıkladığı gibi, nevrofik, “artiste manque” yani çatışmalarını sanata dönüştüremeyen sanatçıdır.
“Bunu bir gerçek olarak kabul etmemiz bize sadece yaratıcı kişiler olarak özgürlüğümüzü vermez, aynı zamanda insan olarak özgürlüğün temellerini verir. Aynı şekilde, dünyamızın şizoid durumu gerçeğiyle en başta yüzleşmek, çağımızda aşk ve iradeyi keşfetmek için bize bir temel verebilir.”
Leslie Farber‘in, çağımızın “bozuk irade çağı” olarak adlandırılması gerektiği iddiasını aktarmıştım.
Peki bu bozuk İradenin altında yatan nedir?
Dr. May, altında bir hissizlik durumu, kayıtsızlığa çok yakın bir durum olan, insanı umutsuzluğa sürükleyen hiçbir şeyin önemli olmama olasılığının yattığına inanıyor. Eğer kayıtsızlık ya d duygulanımsızlık, günümüzde baskın bir rıh hali ise, aşk ve iradenin neden bu denli güçleşmiş olacağını daha derinlemesine anlayabiliriz.
Dr. May, Kendini Arayan İnsan adlı eserinden alıntı yaparak anlatıyor. Psikoloji ve psikiyatri alanındaki meslektaşlarımın deneyimleriyle birlikte kendi klinik deneyimlerime dayanak, yirminci yüzyılın ortasındaki on yılda, yaşayan insanların ana sorununun boşluk olduğunu söylemem kulağa şaşırtıcı gelebilir.
On veya yirmi yıl önce birileri insanların anlamsız sıkıntısına gülebilirken, boşluk, şimdi pek çok kişi için sıkıntı durumundan, tehlikelerin habercisi olan boşunalık ve umutsuzluk durumuna dönüştü.
“… İnsanoğlu boşluk durumunda uzun süre yaşayamaz: Bir yere doğru büyümüyorsa, sadece durgunlaşmakla kalmaz; bastırılmış olası gelişmeler hastalığa, umutsuzluğa ve en sonunda da yıkıcı etkinliklere dönüşür.”
Boşluk ve hiçlik duygusu genellikle, insanların yaşamları veya yaşadıkları dünya için etkili bir şeyler yapma konusunda kendilerini güçsüz hissetmelerinden kaynaklanır. İç boşluk, bir kişinin kendi hakkındaki, uzun dönemde birikmiş kanaatinin, yani deneyimini yönlendirebilen ya da başkalarının ona karşı tutumlarını değiştirebilen veya çevresindeki dünyayı istenen sonucu verecek şekilde etkileyebilen bir varlık gibi davranamayacağı kanısının sonucudur. Bu nedenle günümüzde pek çok kişide olan derin bir umutsuzluk ve boşunalık duygusuna kapılır. Ve kısa zamanda; istediği ve hissettiği hiçbir şeyi değiştiremeyeceği için, istemekten ve hissetmekten vazgeçer.
Kayıtsızlık ve duygu eksikliği aynı zamanda kaygıya karşı birer savunmadır. Bir kişi sürekli olarak üstesinden gelemeyeceği tehlikelerle karşı karşıya ise, son savunma hattı nihayet bu tehlikeleri hissetmekten bile kaçınmaktır.
Bu sorun ancak 1960’ların ortasında, temellerimizi sarsan birkaç olay biçiminde patlak verdi. “Boşluk”umuz umutsuzluğa ve yıkıcılığa, şiddete ve suikaste dönüşüyordu ve artık bunların kayıtsızlıkla el ele gittikleri inkar edilemez.
Olaylara verilen tepkileri gözden geçirdiğinizde Bunların, Kolezyum’da insanlar ve hayvanlar birbirini parçalarken, onları izleyen ve tezahürat yapan gözü dönmüş Romalılardan pek de farklı olunmadığının farkına varabiliyor musunuz?
Belirli olayları abartmanın ne kadar kolay olduğunun farkındayım ve örneklerini büyütmek istemiyorum. Yine, de toplumumuzda, bir kişilik durumuna, yaşama karşı duygulanımsız olma durumuna doğru kesin bir eğilim olduğu. Aydınların daha önceleri hakkında tahmin yürüttükleri kuralsızlık, artık sokaklarımızda ve metrolarımızda, korkunç bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.
Çağdaşlarımızın pek çoğu tarafından bildirilen bu duruma ne ad vereceğiz; uzaklaşma, istifini bozmama, yabancılaşma, duygulardan geri çekilme, aldırmazlık, kuralsızlık, kendine yabancılaşma? Bu terimlerden her biri, erkeklerin ve kadınların kendi aralarında veya kendileriyle bir zamanlar aşklarını ve iradelerini harekete geçiren nesneler arasında bir uzaklık hissetmeleri durumunun bir bölümünü açıklar. Bunun kaynaklarının olduğu konusunu şimdilik açık bırakmak istiyorum. Kısıtlı çağrışımlarına rağmen “kayıtsızlık” terimini kullanıyorsam kelime anlamı tanımlamak istediğime en yakın olduğundandır; “hissetme isteği; tutku, duygu ya da heyecan eksikliği umursamazlık, Kayıtsızlık ve şizoid dünya birbirlerinin nedeni ve sonucu olarak el ele giderler.
Kayıtsızlık, aşk ve iradeyle yakından ilişkili olduğu için özellikle önemlidir. Nefret aşkın zıttı değildir; kayıtsızlık aşkın zıttıdır, İradenin zıttı, William James’in dediği gibi, karar vermek için harcanan çabanın mücadelesini simgeleyen kararsızlık değil, önemli olaylara ilgisiz kalmış, onlardan ayrı durmuş, onlarla ilişki kurmamış olmaktır. Bu durumda irade sorunu hiç baş göstermeyecektir. Aşk ve irade arasındaki karşılıklı ilişki, her ikisi de, bir yerlere ulaşma, dünyaya yönelme, bu cansız dünyada diğerlerini etkileme ve kendini onlardan etkilenmeye açma arayışında olma; dünyayı kendi isteklerine uygun hale getirme, biçimlendirme, dünyayla ilişki kurma ya da dünyanın kendisiyle ilişki kurmasını talep etme sürecinde olan kişiyi tanımladıkları için zorunludur. Bu nedenle aşk ve irade, tüm bildik demirleme noktalarının yok olup gittiği bir geçiş döneminde, bu kadar zordur. Diğerlerini etkileme ve onlardan etkilenme yollarının tıkanışı, hem aşkın hem de iradenin başlıca bozukluğudur. Kayıtsızlık ya da a-patos, hissetmekten geri çekilmedir; ilgisizlik ve etkilenmemesinin tasarlanmış bir uygulaması olan istifini bozmamakla başlayabilir. “Olaya bulaşmak istemedim”, Kew Gardens olayındaki otuz sekiz kişinin, niçin yardım etmedikleri soruşturulduğunda, devamlı verdikleri cevaptı. Freud’un “ölüm güdü”sü gibi çalışan kayıtsızlık, ilgililiği yavaş yavaş bırakmaktır, ta ki kişi, yaşamın geçip gittiğini anlayıncaya kadar.
“Kayıtsızlık ile şiddet arasında diyalektik bir ilişki vardır. Kayıtsızlık içinde yaşamak, şiddete yol açar; şiddet kayıtsızlığı kamçılar. Şiddet, ilişkisizliği yarattığı boşluğu doldurmak için hızla koşan en yıkıcı çaredir. Şiddetin, modern sanatın birçok biçiminin arzulanan tepkiye, yaşam biçimlerimize şiddet uygulayarak ulaşan pornografi ve müstehcenlik unsuruyla yarattığı nispeten normal şok etkisinden, suikast ve kırsal kesim cinayetlerinin aşırı patolojisine kadar giden dereceleri vardır. İç yaşam kuruduğunda, hissetme azalıp kayıtsızlık çoğaldığında, kişi başkasını etkileyemediği ya da ona hiç değilse gerçekten dokunamadığında şiddet, temas için şeytani bir gereksinim, en dolaysız yoldan dokunmayı zorunlu kılan çılgın bir dürtü olarak alevlenir. Bu, cinsel duygular ve şiddet suçlarının arasındaki iyi bilinen ilişkinin bir yönüdür. Acı çektirmek ve işkence etmek, en azından kişinin birini etkileyebileceğini kanıtlar.”
Adsız kişinin ruhsal durumu görünme isteğiyle şiddete baş vurur… Etkin şekilde nefret edilmek, etkin bir şekilde hoşlanılmak baştan aşağı dayanılmaz olan adsızlık ve yalnızlığı sonlandırır.
Şizoid bir çağda yaşayan insanların kendilerini büyük çaptaki aşırı uyarılmadan-radyo ve televizyon aracılığıyla yayılan sözler ve gürültü bombardımanından, kolektifleştirilmiş sanayi ve büyük fabrika biçimli multiversitelerin montaj hattını andıran taleplerinden- korunması gerektiğinin önemini anlamak zor değildir.
Peki bu şizoid durumun yapıcı kullanımı?
Cezanne‘ın şizoid kişiliğini, modern yaşamın en önemli biçimlerini ifade yoluna nasıl dönüştürebildiğini ve sanatı aracılığıyla toplumumuzdaki yozlaşan yönelimlere nasıl karşı durabileceğini gördük. Şizoid duruşun gerekliliğini gördük; şimdi de sağlıklı boyutlarıyla, onun aynı zamanda iyiye nasıl dönüştürülebileceğini sorgulayacağız. Yapıcı şiozid kişi, başkalarının hakkına tecavüz eden teknolojinin ruhsal boşluğuna karşı durur ve kendisinin de teknoloji tarafından boşaltılmasına izin vermez. Bir makineye dönüşmeden, makineyle yaşar ve çalışır. Deneyiminden anlam çıkarmak için yeteri miktarda ayrı durmanın gerekli olduğunu, fakat bunu yaparken iç yaşantısını da yoksullaştırmadan koruması gerektiğini görür.
Bu insanlar, çağımızın aşırı uyaranlarının yok edeceği iç dünyayı korurlar. Bu içedönük kişiler, yaşama karşı “yapıcı” şizoid bir tavır geliştirmeyi öğrendiklerinden bu ezici uyaranlara veya onların yokluğuna rağmen var olma devam edebilirler. Onu bulduğumuz şekliyle yaşamak zorunda olduğumuzdan, yapıcı şizoid tavrın ayırt edilmesi, sorumuzun önemli bir parçasıdır.
Kayıtsız aşk ve iradenin geri çekilmesi, onların “önemli olmadığı” demeci, sorumluluğun ertelenmesidir. Kayıtsızlık, stres ve kargaşa zamanlarında gereklidir ve günümüzdeki uyaran miktarının çokluğu bir stres biçimindedir. Fakat kayıtsızlık, “normal” şizoid tavrın tersine, boşluğa götürür ve kişinin kendini savunabilme, hayatta kalabilme yetisini azaltır. Kayıtsızlık terimiyle açıklanan durum ne kadar anlaşılır olursa olsun, kayıtsızlığın baş kazazedeleri olan aşk ve iradeye yeni bir temel bulmakta şarttır.
Dünyaca ünlü psikanalist Rollo May bu kitabında, kayıtsızlığın hakim olduğu şizoid dünyamızda, içi boşaltıp anlamsızlaştırılan bu iki kavramı; aşk ve iradenin gerçek anlamlarını, kaynaklarını ve birbiriyle ilişkisini ortaya koyuyor.
Batı geleneğinde dört çeşit aşk vardır. Birincisi seks ya da şehvet diye adlandırdığımız libidodur. İkincisi üretme veya yaratma dürtüsü- eski Yunanlıların deyişiyle, daha yüksek varlık ve ilişki biçimlerine gereksinim- olan eros‘tur. Üçüncüsü philia veya dostluk, kardeş sevgisidir. Dördüncü ötekinin refahı için adanmış sevgi, ilk örneği insanın Tanrı sevgisi olan agape veya Latinlerin adlandırdıkları biçimiyle caritas‘dır. İnsanın her aşk deneyimi, bu dördünün değişen oranlarda karışımıdır.
“Aşk ölümlülüğün ve ölümsüzlüğün birbirini dölleyişidir. Bu nedenle daimon Eros tanrılar, insanlar ortası olarak tanımlanır ve her ikisinin de doğasına katılır.”
Aşk ve İrade, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Rollo May’in 1970’te yayımladığı Aşk ve İrade, modern insanın içsel çatışmalarını, özellikle aşk ve irade arasındaki kopukluğu derinlemesine ele alır. Günümüzde bu eser neden hâlâ bu kadar etkili?
- Şizoid Dünya: Kitap, duygusal bağların zayıfladığı, kayıtsızlığın hâkim olduğu bir dünyada aşk ve iradenin yeniden tanımlanması gerektiğini savunur
- Modern Yalnızlık: May, teknolojik gelişmelerin insanı yalnızlaştırdığını değil, zaten var olan içsel boşluğu görünür kıldığını savunur.
- Aşkın Anlamsızlaşması: Günümüz ilişkilerinde aşk, çoğu zaman geçici hazlarla karıştırılıyor. May, aşkın derinlikli ve trajik bir anlamı olduğunu vurgular.
- İrade Eksikliği: Bireyler, seçim yapma gücünü kaybettikçe, aşk da yönsüzleşiyor. May, iradenin aşkı yönlendiren temel güç olduğunu söyler.
Rollo May: Varoluşun Psikolojik Şairi
21 Nisan 1909, Ada, Ohio, ABD. Beş erkek ve bir kız kardeşiyle birlikte Michigan’a taşındı. Ailesiyle ilişkisi mesafeliydi; bu durum onun bireysel varoluş temasına yönelmesine zemin hazırladı.
Akademik Yolculuk:
- Oberlin Koleji’nden mezun olduktan sonra bir süre Yunanistan’da öğretmenlik yaptı.
- 1938’de Union Theological Seminary’de teoloji eğitimi aldı. Bu dönemde Paul Tillich ile tanıştı; bu dostluk onun felsefi derinliğini besledi
Psikolojiye Katkıları:
- Varoluşçu Psikoloji’nin öncülerindendir. Freud’un içgüdü teorilerini, Kierkegaard’ın varoluşçuluğuyla harmanladı.
- Hümanist psikolojinin gelişiminde Carl Rogers ve Abraham Maslow ile birlikte anılır.
- En bilinen eserleri: Kendini Arayan İnsan, Yaratma Cesareti, Aşk ve İrade.
Temaları
- Kaygı: Ona göre kaygı, insanın varoluşsal farkındalığının bir ürünüdür; bastırılması değil, anlaşılması gerekir.
- Yaratıcılık: Yaratma cesareti, bireyin kendini gerçekleştirme yolculuğunun en önemli adımıdır.
- Aşk ve İrade: Bu iki kavram, insanın hem kendisiyle hem de başkalarıyla kurduğu bağın temelidir.
Son Yılları ve Mirası:
- 22 Ekim 1994’te Tiburon, California’da vefat etti.
- Ardında, psikolojiyi sadece bir bilim değil, aynı zamanda bir sanat olarak gören bir miras bıraktı.
Rollo May’in yaşamı, bir varoluş bestesi gibi: her satırı insan olmanın trajik ama anlamlı yanlarını anlatıyor.
Rollo May’in Önemli Eserleri:
- Kendini Arayan İnsan (Man’s Search for Himself, 1953)
- Modern insanın kimlik arayışı, içsel boşluk ve yabancılaşma üzerine.
- Kaygının Anlamı (The Meaning of Anxiety, 1950)
- Kaygının bastırılması değil, anlaşılması gerektiğini savunur.
- Varoluş (Existence, 1958 – editörlüğünü yaptı)
- Varoluşçu psikolojinin temel metinlerinden biri; akademik katkı sunar.
- Aşk ve İrade (Love and Will, 1970)
- Aşkın derinliği ile bireysel irade arasındaki çatışmayı inceler.
- Yaratma Cesareti (The Courage to Create, 1975)
- Yaratıcılığın, bireyin kendini gerçekleştirme sürecindeki rolünü anlatır.
- Özgürlük ve Yazgı (Freedom and Destiny, 1981)
- Özgürlük ile kader arasındaki gerilimi felsefi bir bakışla ele alır.
- Varlığın Keşfi (The Discovery of Being, 1983)
- Varoluşçu psikolojinin temel ilkelerini sade ve derinlikli bir dille açıklar.
Bu eserler, hem psikoloji hem felsefe hem de edebiyatla ilgilenenler için birer içsel yol haritası.
Yazarlar sizi okumaya çalışıyorum davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın