“Binswanger, Boss ve May ilk yapıtlarıyla bir psikiyatrist adayı olarak yurt dışında eğitim gördüğüm yıllarda karşılaştım. İlk önce Boss’un Psychoanalysis and Daseinanalysis ve May’in Existence adlı kitaplarını okudum. Yeterli yaşam ve meslek deneyimim olmadığı için okuduklarım düşünce düzeyinde kaldı, yönelimliydi. Önce Sandor Rado’nun, daha sonra kısmen de Karen Horney’in öğrencilerinden etkilendim. Bu bir başlangıç oldu ve uzmanlık eğitimimi tamamladıktan sonra da psikoterapi alanındaki çalışmalarım uzun bir süre bu ekollerin etkisinde kaldı. “
— Engin Geçtan
Merhaba,
Avrupa, ortaçağ karanlığından kurtulduktan sonra, on dokucu yüzyılın gelişiyle anatomi, fizyoloji, nöroloji, kimya gibi anlarda bilimsel gelişmeler başlamış ve bu gelişmeler sonucu ruhsal bozuklukların beyin işlevlerindeki bozukluklardan kaynaklanabileceği görüşü Antik Yunan’dan sonra bir kez daha belirmeye başlamıştı. Böylece, ruhsal yapı ve davranışı organik nedenlerle açıklayan görüşlerin egemen olduğu bir dönem başlamış oldu.
Bu dönemin biçimlenmesine en önemli katkı, Alman hekim Emil Kraepelin’den gelmiştir. 1883 yılında yayımlanan kitabında Kraepelin, beyin patolojisinin ruhsal bozuklukların oluşumundaki rolünden söz etmekle kalmamış, her bozukluğun birbirinden farklı belirtiler gösterdiğini ve her birinin önceden belirlenebilir bir seyir izlediğini açıklayarak ilk sistematik psikiyatrik sınıflandırmayı gerçekleştirmiştir.
Kraepelin’le başlayan dönem sınıflandırmaya ve tanımlamaya ağırlık verdiğinden, “betimsel (descriptive) dönem” olarak anılır. Bu dönemde bazı hastalıkların beyin patolojisiyle ilgisi kesinlikle ortaya konmuş, ruhsal bozukluklar halk arasında olmasa da tıp adamları tarafından bedensel hastalıklar gibi kabul edilmeye başlanmış ve anatomi, fizyoloji, biyokimya gibi alanlardan yararlanarak beyin işlevlerini daha iyi anlayabilme amacıyla araştırmalar yapılmıştır. Ne var ki, bütün bu gelişmelere rağmen yine de hastaların yarısından çoğunda organik bir patoloji saptanamıyor ve bunlar bir nedene bağlanamıyordu. Bu boşluğu kimi o günün laboratuvar tekniklerinin yetersiz olmasıyla açıklıyor, kimi ise niteliği henüz belirlenememiş genetik sapmalara bağlıyordu. Ancak bu varsayımların geçerliği kanıtlanmış değildi ve ortada açıklanamayan bir boşluk kalmıştı.
Yirminci yüzyılın başlarında Sigmund Freud ve onun geliştirdiği psikanaliz, yalnızca bu boşluğu önemli ölçüde doldurmakla kalmamış, insanın kendine bakış açısını temelinden değiştiren bir devrimi de gerçekleştirmiştir. Davranışları, insanın biyolojik kökenli güdüleri ile toplumun kendisine yönelik beklentileri arasındaki çatışmanın yarattığı dinamik güçlerle açıklayan psikanalitik kişilik kuramı, aynı zamanda insanın kişisel tarihçesi içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan bir gelişim kuramı ile de desteklenmiştir.
Psikanalitik düşünce sanat, edebiyat, antropoloji gibi alanlar üzerinde çok güçlü bir etki yarattığı halde, tıp biliminin yapısına özümsenememiş ve genelde bu alandan kopuk kalmıştır. Psikanaliz ancak 1944 ‘te, Sandor Rado’nun Columbia Üniversitesi’nde kurduğu Psychoanalytic Institute ile ilk kez bir üniversitenin bünyesine katılmıştır. Geçtan, dinamik psikiyatrideki eğitimini bu enstitü üyelerinden aldığı yıllarda, enstitünün binası bile Columbia Üniversitesi’nin hastanesinden ayrı bir fiziksel konumda idi, sanırım hâlâ da öyle, diyor. Aslında psikanalistlerin de kendilerini tıbbın geri kalanından kopuk olarak algıladıkları söylenebilir. Freud’un kendisi bile bir ara psikanalizi tıptan tamamen bağımsız bir alan olarak tanımlamayı düşünmüştü.
Bu kopukluğun giderek psikiyatride bir dağınıklığa neden olması, psikanalizin Amerika’da hızla yayılmasıyla doğrudan ilintili olsa gerek. Yaşamının son döneminde Freud, tıp doktoru olmayanların da psikanaliz uygulamaları yapabileceklerine ilişkin fetva verirken, spesifik olarak psikologları kastetmemişti. Ama gelişmeler o doğrultuda oldu. Amerika’daki psikiyatristler, psikanaliz ve psikoterapiye yönelen talebi, bir süre sonra sayılarının yetersiz kalması nedeniyle karşılayamaz duruma geldiler. Psikoloji bağımsız bir disiplin olarak hızla gelişmekteydi ve bünyesinde klinik psikoloji denilen ayrı bir uzmanlık alanı oluşmuştu. O dönemde psikiyatri kliniklerinde çalışan klinik psikologların işlevleri, test uygulamaları yaparak, hastalara tanı koymada psikiyatristlere yardımcı olmakla sınırlanmıştır.
Başlangıçta klinik psikologları tedavi uygulamalarına psikiyatristler teşvik ettiler, sayısal yetersizlikleri nedeniyle. Bunu psikiyatrik sosyal çalışmacılar ve psikiyatrik hemşireler izledi. Ekip çalışması türünde uygulamalar giderek arttı. Ancak bu arada psikiyatristlerin hem grup içinde temsil edilme oranı düştü, hem de nitelik yönünden önemleri azaldı. Bütün bu gelişmelerin temelini oluşturan psikanalizin aslında biyolojik kökenli bir kuram olduğu sanki unutuldu. Tıp dışından katılan alanların da katkısıyla, her şeyi birey-çevre etkileşiminin ürünü olarak açıklamaya çalışan, “çevreci” bir psikiyatri oluştu.
1945-65 döneminde, psikiyatri giderek psiko ve sosyogenetik düşüncelere doğru çekildi ve tıptan uzaklaşarak “demedikalize” oldu. Anti-psikiyatri denilen bir düşünce grubu bile oluştu. Anti-psikiyatrinin savunduğu görüşler demedikalizasyonu pekiştirici nitelikteydi, ama uyarıcı bir tepki de oluşturmaktaydılar. Ruhsal bozuklukların varlığını yadsıma eğiliminde psikiyatristleri de kendilerinin ait oldukları değerlerini hastalarına empoze etmekle suçluyordu ve bu suçlamalar tümden temelsiz değildi.
1960’ların ortalarında ABD’de, bir bölümü tıp dışı disiplinler yeni psikoterapi ekolleri mantar gibi çoğalmış 300’ü aşmıştı. Bilimsel dayanaktan yoksun sayılabilecek bu ekollerin hiçbiri aslında Uluslararası Psikoterapi Kongresi gibi bilimsel toplantılarda ciddiye alınmıyordu ve programlara bile katılamıyorlardı. Ama o yıllarda kolektif bir bunalım geçiren ve zaten yeniliklere meraklı olan Amerikan toplumu bireyleri tarafından sürekli deneniyordu. Sonradan çoğunun adı duyulmaz oldu.
1980’lere yaklaşırken psikiyatri içerisinde, özellikle psikoterapi alanında gözlemlenen bu dağınıklığa karşı bazı tepkiler oluşmaya başladı. Daha çok tıp kökenli olanlar tarafından uygulanan ve psikanalitik yönelimli olan medikal psikoterapiler ile tıp dışı alanlardan gelenler tarafından uygulanan ve pop-psikoterapiler de denilen yaklaşımlar arasında bir ayrım yapma eğilimi belirdi. Bireylerde olduğu gibi disiplinlerde de bir dağılma dönemini bazen bir silkinme ve toparlanma dönemi izler. Nitekim toparlanma eğilimi giderek psikiyatrinin psikoterapi dışındaki boyutlarında da görülmeye başladı.
1945 ‘te İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle uluslararası politik dengelerde oluşan önemli değişimler, alanın gelişimiyle doğrudan ilgili görünmeseler bile, psikiyatri tarihinin bazı yönlerini etkileyici bir rol oynamışlardır. Antik dünyada tıp dili, Roma İmparatorluğu da dahil olmak üzere, Yunancaydı. Daha sonra Arapça oldu. Sonunda uzun bir süre için tüm Batı dünyasının tıp dili Latince olduysa da on sekizinci yüzyıldan sonra tekelini iyice yitirdi ve ülkelerin çoğu tıp alanında kendi dillerini kullanmaya başladılar. O zamanlar Fransızca çok yaygındı, ama kullanımı Avrupa’nın elit kesimi ve diplomasi ile sınırlanmıştı, bilim dünyasının dili değildi. 1880’den sonra bir ara Almanca tıp dili olarak Doğu, Kuzey ve Orta Avrupa’da yaygınlaştıysa da uluslararası iletişimde kullanılan dil durumuna gelemedi. Sonunda İngilizce bilim dili olarak yerleşti. Günümüzde, eşzamanlı çevirilerin yapılmadığı toplantılarda çalışma dili olarak İngilizce kullanılır oldu.
Böyle bir sonuç, 1945 sonrasında ABD’nin politik, ekonomik ve bilimsel yönden üstlendiği rolle çok yakından ilişkilidir. Ama bazı sayısal faktörlerin de bu olguya katkısı olmuştur. Örneğin, 1980 yılı verilerine göre, bu tarihte yaşamakta olan psikiyatristlerin yaklaşık 1/3’ü ABD’de çalışmakta ve dünyada psikiyatrik araştırmalar için ayrılan paranın 2/3’ü yine bu ülkede kullanılmaktaydı. Ancak bu etkileyici oranları değerlendirirken, Amerikan Pluralizminden kaynaklanan ve birbiriyle eşit olmayan gelişmeler karmaşasını da göz önünde bulundurmak gerek. 1955 ‘te on ay süre ile Amerika’da kalan Norveçli psikiyatrist Langfeldt şöyle yazmış: “İnsan Amerika’da yeterince kalınca oradaki psikiyatrinin durumu hakkında umutsuzluğa kapılıyor. Özellikle de olağan deskriptif ve progrozu hiçe saydıklarını gördükçe?” Gerçekten de o yıllarda Amerikan psikiyatrisinde, semptom yerine savunma mekanizmalarının konuşulduğu, tanı ve sınıflandırmanın bir yana konduğu bir dönem yaşanmaktaydı.
Amerikan psikiyatrisinde, semptom yerine savunma mekanizmalarının konuşulduğu, tanı ve sınıflandırmanın bir yana konduğu bir dönem yaşanmaktaydı.
Amerika’da yaşanan bu dağınıklık sırasında, soğuk savaş nedeniyle Amerikan psikiyatrisinin varlığını reddeden Ruslar, refleksolojinin sınırları içinde kilitlenip kalmışlardı. Avrupa psikiyatrisi ise Freud ve yakın çevresini oluşturanlardan sonraki dönemde, dinamik psikiyatriye kendi yapısına uygun önemli bir katkıda bulunamamıştı. İki İsviçreli psikanalistin, sonradan varoluşçu psikiyatri adını alacak yaklaşımın temelini Heidegger’le yaptıkları çalışmalar sonucu oluşturmalarının, psikoterapi alanına kattığı taze kan bu genellemenin dışında değerlendirilebilir. Buna karşılık, 1950 sonrası Avrupa psikiyatrisinde psikofarmakoloji alanında ciddi çalışmalar yapılmakta ve edinilen sonuçlar, ruhsal bozuklukların kimyasal yoldan tedavisinde Atlantik’in her iki yakasında da kullanılmaktaydı. Aslında Amerika’da bile psikiyatrinin biyolojik yönlerine ilgi azalmamıştı ve bu ülkede 1954 ‘te “Society for Biological Psychiatry” adlı bir demek kurulmuştu.
İlk Dünya Psikiyatri Kongresi 1950’de Paris’te yapılmış ve bu toplantıların altı yılda bir tekrarlanması kararlaştırılmıştı. Bu kongreler 1961’de Dünya Psikiyatri Derneği’nin kurulmasına yol açtı. 1977’de derneğin 60 ülkede 76 şubesi vardı ve toplam üye sayısı 60 bin idi. Giderek, coğrafi bölgelere Ve alt uzmanlık alanlarına göre kongreler ve sempozyumlar da düzenlenmeye başlandı. Birleşmiş Milletler’e bağlı bir örgüt olan Dünya Sağlık Teşkilatı’nda kurulan Ruh Sağlığı Bölümü, araştırma ve uygulamalarda eşgüdüm sağlanması konusunda önemli bir rol oynamaya başladı, ayrıca Üçüncü Dünya ülkelerinin sürdürülen programlara daha etkin bir biçimde katılabilmelerine de katkıda bulundu. Bütün bu gelişmeler sonucunda, Kraepelin’den bu yana ilk kez dünyanın çeşitli yerlerindeki psikiyatristlerin ortak bir kavramsal dile kavuşmaları konusunda bir umut belirdi.
Oysa günümüzde hareket etmeye başladığı doğrultunun temel belirleyicileri, tıp bilimlerinden çok, biyoloji ve hatta onun da ötesinde fizik kökenli. Dolayısıyla psikiyatri remedikalize edilirken, onu kendisine dar gelecek bir giysinin içine sokma yanılgısına düşmemek gerekir. Tıbbın diğer dalları organlar ve organ sistemlerinin bozukluklarıyla ilgilenir. Oysa fiziğin süreç bilimine dönüştüğü bir dönemin anlayışıyla değerlendirdiğimizde, beyin bir organ değil, bir süreçtir. Bu nedenle onu diğer organ sistemleriyle aynı potaya koyarak değerlendiremeyiz. Neden felsefe çerçevesinde nörofilozofi diye bir alan oluşmakta da, karaciğer felsefesi diye bir alan oluşmuyor?
Tıbbın bütünü içinde psikiyatrinin kendine özgü bir konumu var. Çünkü psikiyatride, tedavi edenin kişilik özellikleri ve insan olarak birikimi, diğer tıp dallarından çok daha önemli bir tedavi aracı. Onun için, günün modası ne olursa olsun ve insan, insan olarak bugünkü özelliklerini sürdürdükçe bu faktörün göz ardı edilmesi mümkün olmayacak. Doğu felsefelerinin uzun zaman önce ulaştığı bilgeliği teknoloji çağının görmezden gelmesi, kendi tarihinin ve evriminin birikiminden yoksun bırakılan insana derin bir mutsuzluk yaşatabilir yalnızca.
Varoluşçuların being there deyimiyle açıkladıkları gibi, insan ancak birileriyle ya da bir şeylerle, yani dünyasıyla “birlikte varolarak” kendisini algılayabilen ve yaşamına anlam verebilen bir varlık. Onun için tedavi süreçleri de “tedavi eden ve edilen ikilisi”nin yaşantılarını içermek durumunda. Tabii ilişkiye dayalı bu tür uygulamaların, biyolojideki gelişmelerin oluşturacağı bir zemin üzerinde yeniden değerlendirilerek, farklı bir saygınlık edinmeleri yolunda çaba gösterilmesi koşuluyla.
Bu özelliklerinin yanı sıra, psikobiyolojideki gelişmeler doğrultusunda bir süreç bilimi olmaya da aday görünen psikiyatriyi abartık bir remedikalizasyon modeline sıkıştırmaya çalışmak, geçmişte öğrenilenlere ve öğrenmeye hazırlandığımız bilgilere miyop gözlerle bakmak olmuyor mu? Psikiyatrinin fizyoloji, biyokimya, genetik ve biyoloji gibi alanlardan fazla kopuk bir dönem geçitmiş olması sonucu yaşanan kargaşanın üstesinden gelmek, onu organ bozukluklarıyla ilgilenen bir kulübün üyeliğiyle sınırlayarak gerçekleştirilebilir mi? Önümüzdeki yıllar bu sorulara açık cevaplar getirecek gibi.
PSİKİYATRİDE VAROLUŞÇULUK, ikinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda Batı Avrupa’da belirmeye başlayan ve giderek Amerika kıtasında da yaygınlaşan bir yaklaşımdır. Psikanaliz ve psikanalitik kökenli psikoterapi temelinde, Heidegger’in Ontoloji denilen düşünce ekolünden esinlenerek geliştirilmiş bir tedavi tutumunu tanımlar. Bu nedenle, aralarındaki ilişkiye rağmen, varoluşçu felsefe ile karıştırılmaması gerekir.
Frankl’ın dile getirdiği gibi, dünyadaki varoluşçu psikiyatrist sayısı kadar varoluşçu psikiyatri yaklaşımı olduğu söylenebilir. Ancak genelinde bir değerlendirme yapıldığında, Avrupalı varoluşçu psikiyatristler ile Amerika’da meslektaşlarının bir bölümü arasında, kültürlerinden ya da tarihlerinden kaynaklanan bazı anlayış farklılıkları olduğu düşüncesindeyim. Özellikle de Amerikan kültüründe sık gözlemlenen “popülarize etme” eğilimi yönünden.
Geçtan, bu konuda tutucu sayılabilecek bir tavır içinde olmamın nedeni, varoluşçu psikiyatrinin doğası gereği popülarize edilemeyeceğine ve denendiğinde de başka bir şeye dönüşeceğine inanıyor olmam, diyor. Bu nedenle, Amerikan literatüründe bu konuda yazılmış çok önemli yapıtlar dışında, biraz sulandırılmış bir biçimde sunulan bazı kitap ve makalelerin varoluşçu psikiyatriyi gereğince yansıtmıyor.
Klasik psikanalize göre kişilik, kendi içindeki üç ayrı gücün birbiriyle etkileşiminin bir ürünüdür. İçerdikleri istekleri, bencilce ve ânında giderme eğiliminde olan biyolojik dürtüleri içeren ”İd” ile şartlanmalar sonucu içerikleştirilerek benliğe mal edilmiş toplum normlarını ve beklentilerini simgeleyen “süperego”, birbirlerine karşıt talepleri dolayısıyla sürekli bir çatışma durumundadır. Bu karşıtlık arasında bir uzlaşma sağlamaya çalışan “ego”, üçüncü bir güç olarak bebeklikten yetişkinliğe doğru gelişir ve kişiliğin dış dünya İle ilişkilerini düzenler. Klasik psikanalizin tanımlamış olduğu ego, id ile süperegonun talepleri arasında sıkışmış bir güçtür. Bu nedenle ego, bir insandan diğerine değişebilen oranlarda anksiyete yaşar ve bu anksiyetenin yoğunluğunu azaltabilmek amacıyla bilinçdışı dünyasında bazı “savunma mekanizmaları” geliştirir. Savunma mekanizmaları, insanın dıştan gözlemlenebilen davranışlarını önemli ölçüde yönlendirirler.
Böyle bir kişilik kuramı, birbiriyle sürekli etkileşen güçlerin oluşturduğu dinamik bir yapıyı tanımlamakla birlikte, kişiliği belirli bir yapı içinde sınırlanmış olarak kabul ettiği için, ucu kapalı ve kaderci olarak nitelendirilebilir. Freud’un insan kişiliğini kapalı bir sistem olarak tanımlamasında, mesleki formasyonunu oluşturduğu dönemde laboratuvarında çalıştığı Brucke’nin etkisi olduğu söylenir. Brucke o dönemde, beyin hücrelerinin işleyiş biçimini “belirli ilkelerle çalışan dinamik güçler ve enerjiler”le açıklamıştı.
Eğer Freud insan kişiliğini, kendisini sürekli yineleyen bir durumlar dizisi olarak tanımlamak yerine, her an kendini yaratabilme potansiyeline sahip ucu açık bir süreç olarak tanımlayabilmiş olsaydı, bugünkü gelişmelere uyarlanabilmesi de daha kolay olurdu. Buna karşılık, eleştirilere uğramış olsa da, Freud ‘dan bu yana psikanalitik kişilik kuramının “yerini alabilecek” bir başka kişilik kuramının geliştirilememiş olması tabii ki düşündürücü.
Klasik psikanalitik kişilik kuramının bazı çekincelere rağmen günümüzde de geçerliğini korumasına karşılık, aynı şeyi klasik psikanalitik tedavi yöntemi için söyleyebilmek biraz zor. Bir insanın diğerini anlayabilmesi temeli üzerinde hareket eden psikolojik tedavilerin ancak bazı “teknikler” aracılığıyla gerçekleştirilebileceğini savunan bir yaklaşım, her şeyden önce günümüz gerçeklerine pek uymuyor. Ancak Freud’un, yaşadığı döneme egemen olan geleneksel tıp anlayışının etkisinde kalmış olmasını doğal karşılamak gerek. Belki tıptan da öte bir genellemeyle, psikanalitik tedavi yaklaşımını geleneksel bilimsel metodolojinin bir ürünü olarak değerlendirmek de mümkün.
Günümüzde çoğunluğun kullanmakta olduğu yöntemler genellikle bir özne (gözlemci) ve nesne (gözlemlenen) ikilisini içerir.
Varoluşçu psikiyatrinin kurucularından Binswanger’e göre, geleneksel bilimsel yöntemler psikiyatride uygulandığında, bu verilerin sağlıklı olarak derlenebilmesini ve tedaviye gelen kişinin yaşadıklarının anlaşılabilmesini engeller. Bu nedenle tedaviye gelen kişileri kendi hazır kavramlarımızın ya da beklentilerimizin çerçevesine sokmamamız gerekir. Binswanger’in sözleri doğrultusunda değerlendirdiğimizde, klasik psikanalitik tedavilerin yalnızca “bazı durumlar” için geçerli olmasının nedeni de daha kolay açıklanabilir. Üstelik psikanalitik tekniklerin, kesin ve kategorik bir biçimde uygulandıklarında, tedavinin gelişmesini ve etkili olabilmesini engelleyebildikleri de bilinmektedir.
Daha önce de belirtildiği gibi, psikanalitik kişilik kuramı da psikanalitik tedavi yöntemleri gibi, kişiliği bölümlere ayırıp insanı kavramlar içine yerleştirmeye çalışması nedeniyle ilk bakışta eleştirilebilir ve nitekim de böyle olmuştur. Ancak, acaba Freud kişiliği bölümlere ayırmaya mı çalışmıştır, yoksa insan evriminin on dokuzuncu yüzyıl sonlarında ve sonrasında geldiği aşama sonucunda kişiliğin birbirine yabancı bölümlere ayrılmasını ve birbirine yabancılaşmış bu bölümlerin arasındaki çatışmanın trajedisini mi anlatmaya çalışmıştır? Varoluşçu psikiyatrinin önde gelen uygulayıcılarından ve yazarlarından Rollo May ‘in ortaya attığı bu sorunun gerçekten de üzerinde durmaya değer. Çünkü insan zihin-beden düalizmi çerçevesinde değerlendirme alışkanlığında olan geleneksel tıbbın etkisinde kalmış görünümüne karşın, Freud’un kişilik kuramı, insan zihninin “dinamik yapısı” nı ilk kez ortaya koymuş ve o zamandan bu yana, bu konuda daha iyi bir model geliştirilememiştir. Belki de bundan ötürü, beyin biyolojisine ilişkin çalışmalar ışığında yeniden incelenip değerlendirilme gereği duyulan tek psikolojik kişilik kuramı Sigmund Freud ‘un ki olmuştur.
Yüz yılı aşkın bir süre önce Danimarkalı yazar Kierkegaard’ın o döneme egemen olan katı mantıkçılığa şiddetle karşı çıkması, varoluşçu düşüncenin bilebildiğimiz başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Hegel’in gerçekliği soyut kavramlarda aramasını bir yanılgı olarak nitelendiren Kierkegaard’a göre gerçek, insan kendisini davranışlarıyla yarattığında ortaya çıkar. Gerçeği yalnızca, düşünerek varolabileceğine inanılan insanda aramak ve onu ölçülebilir ve denetlenebilir bir nesne olarak değerlendirmek, günümüzün kolektivist dünyasına oldukça egemen bir yaklaşım. İnsanı bu isimsiz birimlere indirgeyen bu eğilime karşılık, Kierkegaard’dan bu yana güçlenerek gelişen ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Jean-Paul Sartre ve Alber Camus ’nün yapıtlarında “varoluşçuluk” adını alan bir akım, günümüz insanının içinde bulunduğu bu açmaza karşı bir seçenek getirir nitelikte. Ayrıca Nietzsche, Dostoyevski, Kafka gibi geçmişten bazı yazar ve düşünürler de Feuerbach’ın, “Bir düşünür gibi düşünme! Yaşayan, gerçek bir varlık olarak düşün!” sözlerinde somutlaştırılabilecek olan bu akımın birer parçası olarak kabul edilirler.
Varoluş bilimi ontolojidir ve Yunancada varolma anlamına gelen “ontos” sözcüğünden türetilmiştir, Varoluş (existence) terimi Latincedeki “ex-sistere” kökünden gelir ve belirmek, ortaya çıkmak anlamına gelir. Dolayısıyla ister felsefi ister psikiyatrik açıdan olsun, bu yaklaşım, indanı bir birimler ve mekanizmalar topluluğu olarak açıklamak yerine, öylece “olmakta olan” bir varlık olarak anlamaya çalışır. Böyle bir tutum, varoluşçu psikiyatristlerin, davranışların gerisindeki dinamik güçleri ve mekanizmaları incelemekten vazgeçmeleri anlamına gelmez. Ancak bunu yaparken, “doğru” görünen şeylerin “gerçek” olmayabileceğini de göz önünde bulundururlar.
Varoluşçu düşünürler mantık karşıtı da değildirler. Günümüz de oldukça yaygın olan ve düşünceden çok davranışlara öncelik tanıyan entelektüalizm karşıtlığının varoluşçulukla karıştırılmaması gerekir. Varoluşçuluk hem öznelliğin hem de nesnelliğin altındaki gerçeği araştırır. Yalnızca insanın yaşadıklarını değil, bunları yaşayan, yani yaşananları yaratmakta olan insanı da inceler. Gerçek, “yaşanan anda” insanın kendi dünyasında yaşananlardır.
Bir düşünüş olarak varoluşçuluk, Batı kültüründe yaşanan krizlere bir yanıt olarak kendiliğinden ortaya çıkmış, edebiyat ve resimde olduğu gibi felsefedeki düşünce üretenler de, birbirlerinden habersiz benzer görüşlere doğru hareket etmişlerdir. Örneğin çağdaş varoluşçu düşüncenin babası sayılan Martin Heidegger, en önemli yapıtı olan Varoluş ve Zaman’ı 1927’de yayımlamıştır. İspanyol düşünürü Ortega y Gasset ise Heidegger’inkine çok benzeyen düşüncelerini, onun bu çalışmasından haberdar olmaksızın 1924’te açıklamıştır.
Varoluşçu felsefenin psikiyatriyle buluşması İkinci Dünya Savaşı sonrasına rastlar. İsviçreli psikanalistler Medard Boss ve Ludwig Binswanger, “Daseinanalysis” adıyla geliştirdikleri tedavi yaklaşımıyla varoluşçu psikoterapinin öncüsü sayılırlar. Bu iki hekim, klasik psikanaliz uygulamalarında kullanılan tekniklerin, kendilerine başvuran kişilerin yaşadıkları sorunlara çözüm getirmede giderek yetersiz kaldığını gözlemlemişler, bunun üzerine psikanaliz ile Heidegger’in ontolojisinin bir sentezini oluşturma
arayışına girişmişlerdi. Heidegger’in Güney Almanya’da, İsviçre sınırına yakın bir bölgede yaşaması, Boss ve Binswanger’e ona zaman zaman doğrudan danışabilme imkânını sağlıyordu. Bu ortak çalışma sonucu psikoterapi alanına, çağdaş insanın kendine özgü sorunlarına ve beklentilerine uygun çok önemli bir boyut kazandırılmış oldu.
Ancak bu iki hekimin “Daseinanalysis”i psikiyatri dünyasına sunmaları da, bir başlangıç noktası olmaktan çok, süregelen oluşumun bir aşaması olsa gerek. Yeryüzünün başka yerlerinde de bir felsefe ekolüne yakınlaştıklarının farkına varmadan ya da adını koymaksızın benzer doğrultuda hareket etmiş olan bazı psikiyatristler yaşamış ve yaşıyor olabilirler. Çünkü varoluşçu psikoterapi, belirli kişilerin değil, çağın bir gereği ve ürünü olarak ortaya çıkmıştır.
Varoluşçu psikoterapi bir yöntem değil, tutumdur. Yeryüzünün çeşitli yerlerinde kendisini varoluşçu olarak nitelendirmediği halde ya da yaklaşımının böyle adlandırıldığını fark etmeksizin bu tutumu benimsemiş birçok psikiyatrist olabilir. Çünkü psikoterapide varoluşçu tutum, kuramsal bir noktadan hareketle ya da yalnızca eğitimle edinilebilecek bir özellik değildir. Terapistin kişiliğinde belirli bir birikim sonucu oluşur ya da oluşmaz. Orta yaşlardan önce ortaya çıkabilmesi oldukça zordur. Zen öğretisinde dendiği gibi:
Senin içinde büyümedikçe o bilginin sana yararı olmaz…
Varoluş ve Psikiyatri, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Kitabın birinci bölümünde, çalışma alanı ve bu alana kişisel yaklaşım tanıtılırken, diğer yandan da bir “süreç” olarak insan anlatılıyor; ama süregiden bir kültür içinde yaşayan bir insan bu. “Anlamsızlık“, “Narsisizim“, “Yaşam ve Ölüm” başlıklı yazılardan oluşan ikinci bölümde ise, yazarın klinik çalışmalarında birçok insanla paylaştığı bir dizi temel varoluş sorusu ele alınıyor.
İsmail Engin Geçtan, (d. 12 Ocak 1932, İzmir – ö. 19 Şubat 2018, İstanbul) Türk psikiyatrist, akademisyen ve yazar. Psikiyatri hakkındaki kitaplarında genelde varoluşçu psikiyatri ve psikanalitik teoriye yer verir. Ayrıca, psikiyatri yöntemlerini edebiyatta da kullanmayı denedi ve akademik çalışmalarının dışında, bir romancı olarak da tanınmıştır.
Engin Geçtan, 1975-1990 yılları arasında uzmanlık alanı olan psikiyatride meslek dışı okurlar tarafından da ilgiyle karşılanan dört kitap yazdı. Çok sayıda basım yapmış ve yapmakta olan, kendi bilimsel disipliniyle ilgili bu dörtlünün ardından İnsan Olmak, Varoluş ve Psikiyatri, Normaldışı Davranışlar ve Psikanaliz Sonrası, psikiyatri alanının çevresinden çıkma isteği doğrultusunda roman, senaryo çalışmalarına başladı. Anakara ve İstanbul’daki dört üniversitede öğretim üyeliği yaptı ve psikoterapist olarak çalıştı. Ekim 2017’de yayımlanan Orada, Bir Arada yazdığı son kitaptır.
Geçtan’ın şimdi kırk yılı aşmış meslek yaşamı boyunca geçirdiği düşünsel dönüşümleri de içerdiğinden, bir anlamda deneyimsel-düşünsel bir otobiyografi de sayılabilir Varoluş ve Psikiyatri.
Âidiyet, çocukluk, birey ile toplum ilişkileri, hayat ve ölüm gibi temel beşerî mefhum ve sorunların yanı sıra uyku, psikodrama yöntemleri, yeme bozuklukları gibi özel konuları da ayrıntılı biçimde ele aldı. Hayatı seyredenler ve hayatı yaşayanlar şeklinde insanı iki sınıfa tasnif etti. Yaşamak için durup düşünmek ve sorun üretmek yerine hayata karışmayı salık verdi. Sadece bireyin sorunlarıyla yetinmeyen Geçtan, toplumsal hastalıkları da sebep ve sonuçlarıyla irdelerken Türkiye özelinde toplumsal yapıdan örnekler verip bireysel sorunlara paralel toplumsal analizler yaptı.
Yazarlar sizi okumaya çalışıyorum davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…



Yorum bırakın