“Bireyleşmenin amacı, kendi yaşamının farkında ve bundan sorumlu olan, tam bir insan inşa etmektir….”
— Marie-Louise Von Franz
Merhaba,
- 21. yüzyılda kendimizi araştırmak ve anlamak istediğimizde nereden başlamalıyız?
- Öz bilginin kaynağı için nereye bakmamız gerekir?
Yıllardır üzerinde çalıştığım soruların cevaplarını bulmak için “Kadim Dostlar”a ulaşmaya çalışıyorum. Çoğu da kendiliğinden geliyor. Çünkü kütüphanem arkadaşlarıyla dolu. Hangi kalibrasyon düzeyindeyseniz, bilgiler de o düzeyde gelecektir. İzmir, İstinye Park, Penguen kitapevi ziyaretinde raftan göz kırpan Psikoterapistler Serisi. Hemen raftan birkaçını elime aldım. Seriden okumuş okuduklarımı yerine bıraktım. Ve ilk kez karşılaştığım Marie-Louise Von Franz.
“Marie-Louise Von Franz’ın Mirasına Yolculuk” Kendi üzerinde samimiyetle çalışanlar yeni bir mabet inşa eder adlı eserde şöyle yazıyordu:
Delphi’deki Apollon Tapınağı’nın girişinde yazdığı söylenen gnothi sauton sözünün anlamı, görünüşteki sadeliğine rağmen binlerce yıldır çözülemeyen bir bilmeceye dönüşmüştür. Özellikle son yüzyıllarda doğabilimlerinin gelişimiyle insanlık dışadönük objektif bilgi konusunda büyük bir mesafe kat etmiş olsa da sübjektif varlığımız konusunda aynı netliğe ulaşabildiğimizi söylemek zordur.
İnsanın objektif varlığını düşündüğümüzde elbette kendimize dair pek çok bilgiye sahibiz: Kan dolaşımımız, organlarımızın çalışma prensipleri, kas ve iskelet yapımız, gözlerimizin ışıkla etkileşimi vb. tartışmaya yer bırakmayan konular arasındadır. Ancak hepimizin tecrübe ettiği üzere, bunların yanı sıra her birimizin bir içyaşamı, sübjektif varlığı da mevcuttur. Kendimizi içeriden bilmeye çalıştığımızda, bilen ile bilineni ayırt etmenin zorluğu bir yana, öyle farklı katmanlarda öyle zengin bir içerikle karşılaşırız ki çıktığımız yolculuk çok geçmeden bir labirente dönüşür.
- Düşüncelerimizin ne kadarı bize ait, duygularımızın ne kadarına hakimiz, yoğun ve çoğu zaman yıkıcı güdülerimizin rasgele görünüşü belirli bir örüntü takip ediyor mu?
- İçimizde böyle muazzam bir düşünce, duygu ve güdü çeşitliliği varken ben diyebileceğimiz sabit bir özdeşlikten nasıl söz edebiliriz?
- Yolu yürüyenle yürünen yol aynı olduğunda nasıl bir ilerlemeden söz edebiliriz?
Kökleri çok eskiye dayanan bu sorular, özellikle antik çağların düşünürleri tarafından da sorulmuş ve yine antik çağlardan beri çeşitli dinlerin sembollerini ve inanışlarını temel alarak bu iç yaşamı anlamlandırmaya çalışan, tefekküre dayalı pek çok ekol de ortaya çıkmıştır.
Dünyayı ve insanı içeriden araştırıp anlamaya çalışan disiplinlerin ve ekollerin uzlaştığı bir nokta varsa o da insanın içinde daima karanlıkta kalan, bilinmeyen bir unsurun varlığıdır. Bu, bazen “öz”, bazen “içimizdeki ilahi kıvılcım” olarak adlandırılmış ve çilecilikten Stoacılığa, Musevi ve Hıristiyan mistisizminden İslam’daki tasavvuf ekollerine uzanan çok geniş bir yelpazede, özgün yöntemlerle araştırılmıştır.
21. yüzyılda Sigmund Freud ile başlayan bilinçdışının keşif serüveni, tam da karanlıkta kalan bu yanımıza yepyeni bir ışık tutmuş, içimizdeki bu bilinmeyen unsur bilinçdışı adını alarak bilimsel yöntemlerle araştırılmaya başlanmıştır. Öz bilgimizin de kaynağı olarak görülen bilinçdışına giden bu yolda rüyalar, bilinçdışının sembolik tezahürleri olarak yepyeni bir önem kazanmıştır. Bilinçdışının keşif serüveni de doğal olarak kendi ekollerini doğurmuş olup Marie-Louise von Franz’ın da bir mensubu olduğu, analitik psikoloji olarak da bilinen Jungiyen ekol, bu konuda rüyaları temel alan özgün bir bakış açısıyla geniş bir literatür üretmiştir.
Bu kitapta Carl Gustav Jung’un kurduğu analitik psikoloji ve psikoterapi ekolünün en önemli temsilcilerinden Marie- Louise von Franz’ın izinden giderek bilinçdışının kendi varlığımıza, dünyaya ve diğer insanlarla ilişkilerimize nasıl yön verdiğine dair analitik çalışmalara ve kuramlara ışık tutmaya çalışıyor.
Mukadder Karşılaşma
Von Franz’ın “mukadder” olarak ettiği bu karşılaşma, o dönemde olgunlaşmaya başlayan analitik psikoloji ekolünün seyri açısından da son derece önemli bir karşılaşma olacaktır.
Von Franz’ın Jung ile karşılaşması, 1933 yılında, bir grup arkadaşıyla birlikte Jung’un Bolligen’de bizzat inşa ettiği ve her yıl birkaç ay geçirdiği taştan kulesini ziyaret ettikleri güne rastlar; yeni neslin fikirlerini merak eden Jung, zaman zaman genç grupları Bolligen’e davet etmektedir. Henüz kendisi çok genç olduğu için Jung’un “bir ayağının çukurda olduğunu” düşünür. Bu görüşme sırasında Jung’un bir hastasının rüyasına dair yorumu, von Franz’da şok etkisi yaratır. Jung’un hatıralarında da aktardığı bu hastası, von Franz ile neredeyse aynı yaşlardaki katatonik bir genç. Birkaç yıl önce istismara uğrayan bu genç kız, Jung ile tanıştığında yaklaşık iki yıldır hiç konuşmayan ve tamamen içine kapanmış bir haldedir. Zihninde sesler duymakta, yemek yemeyi reddetmektedir, Jung, bir süre sonra kendisini konuşturmayı başardığında, Ay’da yaşadığını söyler. Tarifine göre Ay’da insanlar yaşasa da o yalnızca erkekleri görmekte, kadınlar ve çocuklar yerin altında tutulmaktadır. Bunun nedeni, Ay’ın dağlarında kadınları ve çocukları kaçırıp öldüren bir vampirin yaşamasıdır. Hasta, vampiri öldürerek bu insanları kurtarmaya karar verir ancak vampir siyah kanatlarıyla yanına geldiğinde, vampirin güzelliğine âşık olur ve onun tarafından kaçırılır.
Hastanın akıbeti bir yana, von Franz’ı dumura uğratan asıl nokta, Jung’un bunu “gerçek” olduğunu ima ederek anlatmasıdır. Son derece rasyonalist bir eğitimden geçen von Franz, “Yani, Ay’da yaşadığını zannettiğini veya böyle bir hayal kurduğunu kastediyorsunuz değil mi?” diye sorduğunda, Jung’un cevabı hayır olur. Başka bir deyişle, Jung’a göre bu genç kız “Ay’daydı” Von Franz, bu görüşmeden ayrılırken göle bakarak ya Jung’un çıldırmış olduğunu ya da kendisinin bunu anlamayacak kadar ahmak olduğunu düşünse de bunun ne anlama geldiğini bir süre sonra aniden idrak eder: Psişenin iç yaşamı, içeriği ve psişede olup bitenler, en az dış dünyada olup bitenler kadar gerçektir. Hatta, psişede olanlar,-hakiki gerçekliktir: Psişede yaşananla kıyaslandığında, geceleri gökyüzünü aydınlatan taştan kürenin kendisi bir sanrı olarak kalır. Bu idrak von Franz’ı öyle derinden etkiledi ki o gün yaşadıklarını anlamlandırmak için en az on yıl geçmesi gerektiğini düşündü.
O günden sonra von Franz, büyük bir ilgiyle Jung’un kitaplarını okumaya başladı, Jung ile irtibata geçmeyi çok istemesine rağmen, onun karşısında kendisini “küçük” gördüğünden buna cesaret edemedi. Bu süreçte, kendi içinde muazzam bir rüya akışı başlamıştı. En sonunda, kendisini derinden etkileyen, simya içerikli bir rüya gördüğünde Jung’a yazmaya karar verdi ve bir görüşme yaptılar. Von Franz rüyasını anlattığında, Jungdan şu cevabı aldı: “Ah Tanrım, sende simyayla ilgili bir şeyler olduğunu biliyordum fakat bu kadarını beklemiyordum!”
Marie-Louise von Franz, 1934 yılında Jung ile rüya analizlerine başladı. Antik diller üzerine eğitim alan ve gençlik yıllarında antik diller üzerine özel ders vererek geçimini sağlayan von Franz, o dönemde simya sembolleri ile psikoloji arasındaki ilişkiyle ilgilenen Jung’un analizlerinin karşılığını ödemek için çeşitli simya metinlerinin Latince ve Grekçeden çevirilerini yaptı. Bu süreçte aralarındaki ilişki güçlenirken von Franz’ın analitik psikolojiye dair ilgisi ve bilgileri derinleşti. 1941 ‘de Zürih Psikoloji Kulübü’nün üyesi oldu ve bir süre burada kütüphaneci olarak çalıştı. Maddi durumu elvermediği için satın alamadığı pek çok kitaba bu sayede erişerek, psikolojiden mitolojiye uzanan geniş bir yelpazede en güncel yayınları takip etme fırsatı buldu.
İlerleyen yıllarda von Franz, mitoloji, masallar, simya ve psikoloji alanındaki çalışmalarını derinleştirerek Jung’un en yakın çalışma arkadaşlarından biri haline geldi; yazdığı kitaplar ve dünya çapında verdiği konferanslarla, özellikle masallar üzerinden kolektif bilinçdışı çözümlemeleriyle dünyaca ün kazandı. Ancak çalışmalarını sadece entelektüel düzeyde sürdürmekle kalmayıp bu süreçte bir psikoterapist olarak analitik psikolojinin pratik yanıyla da hemhal oldu ve psikoterapi pratiğinden süzdüğü bilgi ve kavrayışları çalışmalarında temel aldı. Kendi ifadesiyle, psikoterapist olarak toplamda 66.000’den fazla rüya analiz etti.
Psikoterapist olarak ilk analizini 41 yaşında gerçekleştiren von Franz, bu deneyimde psikolojiye bakışını değiştiren çok önemli bir keşifte bulundu. İlk analizinde başarılı olmak için elinden gelen tüm çabayı göstermesine rağmen hastasına yardımcı olamadı; hastası bir sinir çöküntüsünün eşliğindeydi. Bu durum von Franz’ın ümitsizliğe sürükledi ve sonunda Jung’dan yardım istemeye karar verdi. Jung ise çabalamayı bırakarak hastasının bu çöküntüyü yaşanmasına izin vermesini tavsiye etti. Jung’un dediğini uyguladı ve bir süre sonra hasta iyileşti.
Bu vakada kazandığı deneyim sayesinde, egonun İrade gücünün sınırlarını görmemin yanı sıra bunların psişede çok daha güçlü ve bilinçdışı bir merkezin etrafında dönüp duran unsurlar olduğunu anladı. Bu, von Franz için Galileo’nun büyük keşfine benziyordu. Dünya’nın Güneş etrafında dönmesi gibi, ego da çok daha güçlü bir bilinçdışı merkezin etrafında döner. Burada kazandığı perspektif, daha sonraki tüm psikoterapi çalışmalarına yön verecektir.
1958 yılında, yine kırsalda bir kule inşa ederek Barbara Hannah ile yaşamaya başladı. Elektrik gibi modern olanakların bulunmadığı bu kulede tamamen doğal bir yaşam sürerek “doğanın ruhu” ile temas halinde kalmaya çalışmış, kendisine büyük ün getiren kitaplarına odaklanmıştır.
Marie-Louise Von Franz, 83 yıllık ömrüne onlarca kitap, ders, konferans, röportaj, makale ve sayısız analiz sığdırdıktan sonra 1986 yılında, İsviçre’nin Küsnacht kentinde, ilerleyen Parkinson hastalığı ve çeşitli komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybetmiş ve arkasında muazzam bir entelektüel miras bırakmıştır.
- Öz bilginin anahtarı rüyalar mı?
Her zaman, ruhun ilahi yönünü bilen büyük kişiler olmuştur; Aziz Augustinus. Meister Eckhart, Ruysbroeck, Tauler ve hatta Giordano, ruha “Tanrı’nın ışığı” demiştir.
Rüyalarımızda çoğu zaman aşina olduğumuz kişileri, sahneleri veya durumları görsek de von Franz’a göre “şok rüyaları” (örneğin gerçek hayatta yaşanan bir patlamanın ardından aynı sahnenin rüyada tekrarlanması gibi durumlar) haricinde rüyalar bilinçli deneyimleri aynen tekrarlamaz. Başka bir deyişle bilinçdışı, aşina olduğumuz kişileri veya nesneleri kullanarak bilinçdışı süreçleri, çatışmaları vs. temsil eden veya sahneleyen imgeler üretir. Psikoterapik açıdan önemli olan, rüyaların tam da bu yönüdür.
Von Franz’a göre “her rüya; yazarı, direktörü, aktörleri ve suflörünün yanı sıra seyircisinin, kısacası her şeyin kendimiz olduğu bir drama olarak anlaşılabilir. Bu perspektiften, rüyada gördüğümüz her şeyin ve herkesin biz olduğunu söyleyebiliriz. Pekâlâ, bu drama neden sahnelenir, günün sonunda neden rüya görürüz?
Jungiyen ekolde rüyaların telafi edici ve tamamlayıcı olmak üzere iki işlevi vardır: Rüya; sıkıntı veren, neşeli, aydınlatıcı veya başka türlü içeriklerle bilincin tek taraflı tutumunu dengeler ya da bilinçli içeriklerin eksik, dar veya değersiz görünen yönlerini tamamlayarak bunlara boyut kazandırır. Von Franz, aşağılık kompleksi ve yoğun güvensizlik hisleri yaşayan birinin rüyalarında kendisini önemli bir kahraman rolünde görmesini ilk duruma örnek olarak verir. Burada rüya imgesi, bilinç düzeyindeki olumsuz hisleri telafi eden bir işlev görür. Bilinçli olarak yeterince önem verilmeyen kişisel yakınlıkların (çoğu zaman duygusal bir tonda) yoğunlaştığı rüyalar ise ikinci duruma örnek gösterilebilir. Bu bakımdan rüyalar, bilincimizin kendimize dair algısıyla ne olduğumuz arasındaki uyuşmazlıklara işaret eden, bazen bize cesaret veren, bazen de nelerden kaçınmamız gerektiğini sembolik bir şekilde ifade eden imgeler/sahnelerdir. Bilinçdışı ile bilinç arasındaki ilişkinin niteliğine bağlı olarak bu rüyaların tonu sertleşebilir veya hafifleyebilir. Rüyalarımızı doğru anladığımız takdirde kendimize dair güçlü bir teşhis aracı edinmiş oluruz, zira bilincimizin arka planındaki irrasyonel yanımız da bizden başkası değildir.
Rüyaların içimizde sahnelenmesi, önemli bir soruyu ortaya çıkarır: Bu rüyaları ve rüyalardaki imgeleri oluşturup gördüğümüz şekilde sunan kimdir/nedir? Bir kişilik midir? Yoksa tamamen kişilik dışı, otonom bir süreç midir? Von Franz’a göre bu büyük bir gizem ve derinlemesine incelemeyi hak eden bir konudur: Bizi bizden daha iyi tanıyan, “en yakın dostumuz” veya “düşmanımız” gibi sürekli gözleyen başka bir şey var mıdır? Von Franz, rüyalarımızdaki imgelerin sahnelenişine, yoğun mizah duygusuna ve sembolizmin derinliğine dayanarak rüyaların arka planında bir tür “zekânın” bulunduğunu düşünür. Ancak bu, ne anladığımız anlamda bir kişilik ne de bir nesnedir. Jung, kendi rüya deneyimlerinde bu olguyu “2 Numaralı Kişilik” olarak adlandırmış ve yarı kişileşmiş bir varlık olarak tecrübe etmiştir. Başka bir deyişle, “belirli bir bireyselliği olmayan, “bir tür otonom kişiliktir” ve ayırt edici özelliği, “zamansız” karakterdedir.
Bu 2 Numaralı Kişilik, her birimizde kendi psişemize has özellikler taşımakla birlikte, kolektif bilinçdışının kapısını açan anahtarı da elinde tutar. Analitik psikolojide bu, içimizdeki Tanrı imgesi, egomuzun etrafında döndüğü bilinçdışı merkez olup Benlik olarak adlandırılır. “Nihayetinde bireyin içindeki gizemdir” ve kişi, Benlik’ini bulmadıkça başkalarıyla gerçek anlamda düzgün bir ilişki kuramaz.
Tarih boyunca çok çeşitli imgelerle karşımıza çıkan bu iç merkez, çoğu zaman içerideki ışığı gören bir göz olarak düşünülmüş ve çeşitli ekoller tarafından meditasyon, tefekkür, ibadet gibi yollarla aranmıştır. Bu, von Franz’ın ifadesiyle, “bizi gören ve onun aracılığıyla Tanrı’yı gördüğümüz” gözdür ve öz bilginin öznenin dışındaki kaynağı olmanın yanı sıra son derece yaygın bulunan bir arketip imgesidir. Anadolu kültüründe “kalp gözü”, “ruh gözü”, “can gözü” gibi aşina olduğumuz ifadeler de aynı arketipin imgeleri olarak düşünülebilir. Von Franz, bu göz imgesinin bilinçdışının başka bir önemli özelliğine de işaret ettiğini düşünür. Salt kuramsal bir hipotezden ziyade psikoterapi çalışmalarına ve gerçek analizlere dayanarak ulaştığı bu düşünceye göre bilinçdışı, “rasyonel bakıldığında bilemeyeceğimiz şeylerin bilgisini haiz görünür. Bizler için büyük bir muamma olarak, adeta bilinçdışının kendine has, sezgisel ve spontane bir bilme yöntemi vardır. Bazen her şeyi izleyen bir göz, bazen kendi istekleri olan bir “kişi”, bazen de kendi derinliklerimizi bize yansıtan bir ayna gibi davranır.
Rüyaların kendi varlığımıza ve iç süreçlerimize ayna tutan bu rolü, analitik psikolojide son derece önemlidir. Bu imgelerin doğru şekilde yorumlanması ve gereken sonuçların çıkarılması bizlere bağlı olup asıl önemli olan nokta, rüyayı gören kişinin öz bilgisinin artmasıdır. Von Franz’a göre öz bilgi olmadan psikoterapik anlamda ruhsal iyileşmeden ve ilerlemeden söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle Von Franz, psikoterapi uygulamalarında bir hastaya doğrudan teşhis koymak yerine, rüyaları aracılığıyla ruhunun durumu nasıl gördüğünü anlamasını sağlamaya çalışmıştır.
- Masallar bize ne anlatır?
Marie-Louise von Franz, bu alanda yaptığı yoğun araştırmalarla “objektif bilinçdışı” olarak adlandırdığı kolektif bilinçdışının tekrarlayan motiflerinin ve temalarının izini sürmüş, masalların kaynağını bulduğu fantezi dünyasının haritasını büyük bir titizlikle çıkarmaya çalışmıştır. Von Franz, akademik ilginin çok ötesine geçen bu çalışmaları sayesinde sembolizm ve anlamın bireysel yaşamımızdaki rolüne ışık tutarak, içsel yaşamımızın karmaşası içinde yönümüzü bulmanın yeni bir olanağını sunmuştur. Bunu, von Franz’ın masallara yönelik yorumlarının merkezinde yer alan “bireyleşme” vurgusunda görmek mümkündür: Kişinin sahici, “otantik”, özgün benliğine ve varoluşuna giden yolu bulabilmesi, bu yolda karşısına çıkacak bilinçli ve bilinçdışı zorlukları aşabilmesi, deyim yerindeyse benliğinin ateş çemberinden geçerek dönüşebilmesi, bireysel düzlemde rüyalarda, kolektif düzlemde ise masal gibi anlatılarda yankılanan bilinçdışının sembolik dilini fark edebilmekten geçer. İşte bu nedenle masallar, analitik psikolojide en az rüyalar kadar önemlidir.
Oda da güneşi ağırlarken çektiğim kitap görselinden sonra; şimdi pencereden masalımsı görüntüsüyle gecenin büyüsü yansıyor odaya. Hilal şeklindeki Ay ve Venüs’un kavuşumu görülmeye değer… Çay terapisi eşliğinde bu görsel şöleni seyrederken tekrarlayalım istedim.
İnsanın içinde daima karanlıkta kalan, bilinmeyen unsurun varlığı “öz” böyle zamanlarda daha belirgin hale gelir…
Eylemlerimizin arka planında, gizli ve anlamlı bir örüntü bulunduğunu ifade eder. Her gece uykumuzda rüyalarımızı dokuyan bilinçdışında bir halı dokumacısına benzer bir iş yapar:
Her gece içimizde çalışan, harikulade incelikle desenler oluşturan bir halı dokumacısı vardır; bu desenler öyle incedir ki sıklıkla, bir saat boyunca yorumlamaya çalışarak dahi anlamını bulamayız. Rüyaları icat eden bilinçdışının bilinmeyen tininin zekasını yakalamak için fazlasıyla beceriksiz ve aptalız. Ancak bu halının, herhangi bir insanın başarabileceğinden çok daha ince bir şekilde dokunduğunu anlayabiliriz.
Marie-Louise Von Franz’ın Mirasına Yolculuk, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Carl Gustav Jung’un yakın çalışma arkadaşlarından biri olan Marie-Louise von Franz’ın zengin entelektüel mirasını mercek altına alan bu kitap, derinlikli bir keşif sunuyor. “Kendini bilmek” ile başlayan bu keşif, bilinçdışı sembollerin rehberliğinde rüyalardan geçerek masallarda gizli evrensel hakikatlere, eski simyacıların fırınlarından kolektif bilinçdışının arketiplerine uzanıyor.
Von Franz’ın temel fikirlerini tanıtmayı amaçlayan bu kitapta arketipler, gölge, anima gibi kavramların karmaşık dinamikleri incelenerek insanın psişesine dair derin bir kavrayışın ipuçları sunuluyor. Ayrıca, kadim bir sanat olan simyanın kişisel veya ruhsal dönüşüm sürecindeki önemi incelenirken çağımızın önemli ruhsal ve felsefi sorunları da irdeleniyor. Von Franz’ın titiz çalışmaları sayesinde okurların bilinçdışının karanlık yollarında güvenle ilerlemeye başlayabilecektir.
Bireysel yaşamımızda bazen kendimizi çözümsüz görünen açmazlarda buluruz; analitik psikolojide bilinçdışı tarafından yaratıldığı kabul edilen bu tür açmazlar, muazzam bir yenilenme imkanını da beraberinde getirir ve bu sürecin başlangıcı çözümsüz kalmaktır: “Ancak kişi, kişiliğinin en derininde ıstırap çekecek kadar etikse, genellikle bilinçli durumun çözümsüzlüğünden dolayı Benlik zuhur eder.” Kul dara düşmeden Hızır yetilmezmiş” deyiminde ifade edildiği gibi çözümsüz görünen pek çok durumdan hiç beklemediğimiz şekilde çıktığımız ve bir daha asla eskisi gibi olmadığımız anlar olmuştur; zaten asıl mesele eskisi gibi olmamaktır: Bu durumlar sonucunda kendimizle ve dünyayla yeni bir ilişki biçimini tesisi eder, yeni bir bilinç seviyesine ulaşırız. Samimiyetle taşınan bir ıstırap, yenilenmenin ve dönüşümün de müjdecisi olur.
Von Franz’a göre bu süreci sağlıklı bir şekilde yaşamanın yolu, Jung’un tabiriyle “sembolik yaşama” giden yolun yeniden bulunmasında yatar. Ancak bu, kadim zamanların sembolleriyle hemhal olmaktan ziyade, bilinçdışının rüyalarda açtığı sembolleri idrak etmek, bu sembollerle yaşamak, canlı bir sembolik yaşam kurmak anlamına gelir. Ruhsal yaşamın akışı kendisini sembolik biçimde açar ve sembolik bir eylem gerektirir: “Kendi canlı psişemizin içinde yaşayabileceğimiz sembolik bir yaşam formu olarak neyi sunduğunu görmemiz gerekir.” Bunu gerçekleştirmenin bir yolu, çizmek, yazmak, hamura ve taşa şekil vermek gibi uygulamalarla rüyalarımızda ortaya çıkan sembolleri yeniden üretip hayata geçirmek ve sembolleri hayatımızın bir parçası kılmaktır. Kreatif tanımızı özgürleştirmek, başta anima olmak üzere bilinçdışımızın yanlarını da özgürleştirebilir ve bütünlüğe giden yolda bize rehber olabilir.
Arkaik insan için bir taş veya metal kendi fiziksel varlığından ibaret olmamış, fiziksel dünyanın da içinde yer aldığı daha geniş ve metafizik bir dünya, sembolik ağlar içinde var olmuştur: Eşya, kendisini aşan bir gerçekliğin göstergesi sayılmıştır. Bu bağlamda, yaratım aktif bir iradenin pasif maddeye tesiri olarak anlaşıldığından, evrenin tamamı zıtların birleşmesini ifade eden kozmik bir evlilik olarak görülmüş ve bu düalite anlayışı insanın hem maddi hem ruhsal pratiklerine çağlar boyunca yön vermiştir. Bu anlayışta madde tinsel bir yön taşıdığından, maddenin içindeki “can” araştırılmış ve kutsallığa yönelik arayışta maddi dönüşümle ruhsal dönüşüm el ele ilerlemiştir. Bu nedenle, simya geleneğinde “kurşunun altına dönüşümü” ile ifade edilen süreç, aynı zamanda harikulade bir ruhsal dönüşüm tasavvurunun da metaforu olmuştur. Dolayısıyla, simya disiplinini sadece kısa yoldan altın üretip madden zenginleşme çabasına indirgemek, arka planında yatan muazzam felsefi birikime ve müthiş zekâya haksızlık olacaktır.
Simya literatürü, kendi başına en az birkaç ciltlik çalışma gerektiren çok zengin ve son derece meşakkatli bir literatür olsa da merkezinde yatan ve bu çalışmayı ilgilendiren dönüşüm düşüncesinin genel itibariyle dört evreden oluştuğu söylenebilir, Bunlar; nigredo (siyah), albedo (beyaz), citrinitas (sarı) ve ruhedo (kırmızı) evreleri olup nihai hedefi Magnum Opus (Büyük Çalışma) ve “felsefe taşı” olan büyük dönüşüme götüren yolun aşamalarıdır.
Siyah renkle ifade edilen nigredo; çürüme, bozulma ve yıkımla ilişkilidir. Prima materia, simya terminolojisindeki tabiriyle “işkence” görerek çözülme ve dağılma sürecine girer ve bu süreç, ruhsal anlamda aşağı inerek gölge yanımızla, kendi karanlığımızla, kabul edilemez bulduğumuz veya reddettiğimiz yanlarımızla yüzleşmeyi ifade eder. Bu, büyük bir cesaret ve irade olmadan gerçekleştirilemeyecek bir içedönüşü gerektirir; korkularla, travmalarla, olumsuz duygularla yüzleşmek ruhsal dönüşümün kapısından girmenin şartıdır. Bu evre, siyah olması itibariyle ölümü de simgeler ve kişinin eski benliğinden sıyrılarak yeni bir benlik inşa etmeye başlamasını ifade eden eski erginleşme ritüellerinin de özünde yer alır. Dolayısıyla, bu evreyi bir “çile” evresi olarak görmek mümkündür. Simya fırınında kaynatılmaya başlayan madenlerin kararması gibi, simyacı da kendi karanlığını görür, tanır ve çekmesi gereken çileyi çeker. Bu çile sayesinde “ruhsal cevher” dönüşerek albedo evresine, arınma ve aydınlanma evresine giren Karanlık, ışıkla aydınlanmaya başlar. Bu evre öldükten sonra yeni bir bedene doğmakla sembolize edilmiştir:
Bu yeniden doğuşla yalnızca yeni bir Ruh almış olmuyoruz, aynı zamanda yeni bir Beden’e de sahip oluyoruz… Bu Beden Tanrısal Kelam’dan ya da Göksel Hikmet’ten çıkmadır… Havadan daha tinseldir, bütün bedenlere nüfuz eden güneş ışınları gibidir; parlak Güneş karanlık Yeryüzü’nden nasıl farklıysa o da yaşlı bedenden öyle farklıdır; yaşlı Beden’in içinde kalsa bile kimi kez onu hisseder ama onu kavrayamaz.
Albedo evresini takip eden citrinitas, sarı renkle ifade edilmesi itibariyle Güneş ile ilişkilendirilir ve entegrasyon evresidir. Önce çözülüp daha sonra arındırılan cevher, metaforik bir haleye bürünür ve bu evrenin en önemli özelliği, zıtların birbiriyle uzlaştırılmasıdır. Eril ve dişil kuvvetler, tüm zıtlıklar birleşerek ahenge ulaşma yoluna girer. Kendimizi kabul etmeyi, tüm zorunlu yüzleşmelerden sonra bizi benzersiz ve “tam” kılan yönleri takdir etmeyi gerektirir. Dolayısıyla bu evre, bireyleşme açısından ele alındığında, bilinçdışı ve bilinçli unsurların, gölgeyle bilincin entegre edilmesini ifade eder. Bunu takip eden son evre ise ateş ve kanın, canlılığın simgesi olan kırmızı renkle özdeşleştirilen rubedo evresidir. Rubedo, simya yolculuğunun nihai hedefi olan tam dönüşüm ve tekâmüldür: Prima materia, uzun yolculuğunu tamamlayarak “felsefe taşına” dönüşmüştür: Aydınlanarak kozmik birliğe, ölümsüzlüğe ulaşmıştır. En “basit” cevher olarak görülen taşın içindeki can, karanlıklardan kurtulup aydınlığa çıkmış ve felsefe taşı olarak tam ve bütün haldedir.
Simyanın derin tarihsel köklerine ve felsefi zenginliğine kısaca değindikten sonra şu soruyu sorabiliriz: Taoculuk ve yoga gibi en az simya kadar kadim ve zengin pek çok öğreti varken simyayı bu kadar özel kılan nedir? Simya biz modernler için sahiden önemli mi? Analitik psikolojinin kurucusu Jung, simyanın bizler için önemli olduğunu keşfetmiş ve tam da bu nedenle simya metinlerine odaklanmıştır. Bunun başlıca nedeni ise simya sembollerinin kolektif bilinçdışıyla ilişkisinde yatar. Ancak bu ilişki, Jung tarafından teorik bir düzlemde keşfedilmekten ziyade pratikte kendisini dayatmıştır. Marie Louise von Franz’ın aktardığına göre bazı hastalarının rüyalarındaki motifleri anlamlandırmakta zorlanan Jung, eski simya kitaplarında bu motiflere karşılaştıktan sonra bu alana yoğunlaşmaya karar vermiş ve eksik bağlantıları kurmaya başlamıştır.
Simya sembolizmi, modern insanın rüyalarının yorumlanması açısından pek çok değerli ipucu sağlamıştır.
Simya sembolizmi, modern insanın rüyalarının yorumlanması açısından pek çok değerli ipucu sağlamıştır. Von Franz’a göre bunun en önemli nedeni, simya sembollerinin kolektif bilinçdışının ürünleri olup bu geleneğe ait ekoller tarafından disiplinli bir şekilde çalışılarak bin yıllar boyunca rafine edilmiş olmalarıdır. Dolayısıyla, çağlar boyunca kolektif bilinçdışından süzülerek gelen semboller, bu süreçte bazen kayıplara uğramış bazen de yeni elbiseler giymiş olsalar da insanın bilinçdışının genel yapısına dair çok önemli anahtarlar sunmaları bakımından son derece önemlidir. Ancak bu genel yapının unsurlarını keşfetmek sembolleri yorumlama sanatında ustalaşmayı gerektirir ve Carl Gustav Jung ile Marie-Louise von Franz’ın bu alandaki çalışmalarını özel kılan nokta, her şeyden önce bu sanatta sergiledikleri maharettir.
Simya sembolizminin psikoloji açısından önem taşıdığı bir diğer nokta, çağlar boyunca insanın bu sembollerle ilişkilenme şekli ve bağlamıdır. Von Franz’a göre bu semboller, günümüze kadar büyük ölçüde dolaylı olarak dinsel bir bağlamda çalışılmış ve bu nedenle bilinçdışıyla ilişkileri doğrudan ele alınmamıştır.
Marie-Louise von Franz (4 Ocak 1915 – 17 Şubat 1998) İsviçreli analitik psikolog ve araştırmacı. Özellikle simya üzerine olan el yazmaları ve peri masallarının psikolojik çözümlemeleri ve yorumlanması üzerine çalışmalarıyla tanınır.
Yazarlar sizi okumaya çalışıyorum davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın