“Gökyüzü yeryüzünün hizasında başlar…”

— Jean-Luc Nancy

Merhaba,

“Size Tanrı’dan bahsedeceğim, evet, ama size önce gökten bahsedeceğim…” “Elbette, eğer Tanrı varsa o, göktedir”, diyor Jean-Lun Nancy.

“Gök” kelimesinin iki çoğulu vardır, kuşkusuz “gökleri” biliyorsunuz ve kuşkusuz, her durumda çocuklar arasında, içinizden çoğu “gökyüzü tasvirleri”ni bilmiyor. Gerçekten de “gökyüzü tasvirleri” sadece resim konusunda kullanılır. Bir resmin “gökyüzü tasvirleri” Vermeer’in “gökyüzü tasvirleri” deriz. “Gökler” ise salt dini bir kelimedir.

Bu özellikle Hıristiyan geleneğinden ya da ortamlarından gelenlerin bilebileceği bir kelimedir. “Göklerin en yücesine yalvarıyoruz kurtar.” “Hosanna” Yahudi dininden gelen İbranice bir kelimedir.

Çoğul olan “gökler”, yani salt dini söz dağarından gelen “gökler”; Antik çağda, pek çok gök olduğunun düşünülmüş olmasından kaynaklanmaktadır. Gökyüzünün bir katman olduğu, bizim gökyüzü olarak gördüğümüz şeyin yeryüzünü çevreleyen bir küre olduğu ve ortak merkezli, yani iç içe geçerek birbirini sarmalayan bir küreler bütünü olduğu düşünülüyordu.

Bunun farklı uyarlamaları vardır, ama en tanınmışı yedi gök olduğunu söyleyendir —yedi, her zaman kutsal değere sahip bir sayı olmuştur—, yedinci gök ise en yüce/yüksek olanıdır. Bugün bazen çok sevinip mutlu olduğumuzu ifade etmek için “Başı göğe ermek” deyimini kullanırız. Demek ki birçok gök vardır, en yüce bölge olan, en yüksek gökyüzünün ya da göğün (celeste) zirvesini işaret etmek için olduğu gibi. Ve bu çoğul Fransızca’da vardır, çünkü Fransızca, İncil’in [Kutsal Kitap’ın] İbranice ‘sinden gelen Yunanca’dan gelen Latince ‘den gelir. Ve bu çoğul aynı şekilde Kuran Arapça’sında da vardır. Resimdeki göklere gelince, bu bir ressamın gökyüzünü tasvir etme tarzı anlamına gelir.

  • Ama neden resme özgü bir çoğul vardır?

Kuşkusuz tam da gökyüzü, bizim görüşümüzün (vision), bizim dünya algımızın ve bizim dünyada olma tarzımızın bir boyutu ya da özel bir unsuru olduğu için. Yeryüzü vardır, ufka yerleşmiş gördüğümüz şey vardır ve üstte olan şey vardır. Gökyüzü uzak, mesafeli, yüksek, şeffaf, yarı saydam, neredeyse maddesiz olarak görünür. Deyim yerindeyse, gökyüzü açık olanın tarafıdır. Açıklığın boyutudur. Oysaki önümüzdeki yeryüzüne baktığımızda, her şey hep kapalıdır, her şey hep belli bir mesafede durur. Biraz sonra gökyüzünün bu boyutunun, deneyimimiz içinde gökyüzünün bu yerinin, bunu kullanan dini geleneklere göre, içinde ne barındırdığı konusuna geri döneceğiz. Şimdi, gökyüzünde ne vardır? Bir kere, bunu aslında daha çok dini bir dille ya da en azından, dini alanda Batı’yı paylaşan üç büyük din olan ve tektanrılı denen, yani tek bir Tanrısı olan üç büyük dinin dilinde söylüyorum.

“Gökte” [Au ciel] ifadesi de yine dini dile özgü bir ifadedir. Dinin içinde, sık sık, ölen insanların ruhlarının “gökte” olduğunu söyleriz. Yine meleklerin de “gökte” olduğu söylenebilir. Ayrıca Tanrı’nın da “gökte” olduğu söylenir.

Şunu aklımızda tutalım: “gökte”, bu tanrı’dan olandır, Tanrı katından olandır, tanrısal olandır. Aslında tanrısal olan (divin), göksel olandır (câleste). “Göksel” sıfatı da neredeyse dinsel söz dağarcığına ait bir kelimedir; ya da dinin tam yanında demeyeceğim, ama belli bir şiirsel dağarcığın yanında bir sözcüktür. Celeste (Göksel) bir ön-addır aynı zamanda, bir dişil ön-ad ve onun da bir kısaltması vardır Celestin. Gök; yüksek, üstünde olan olarak tanrısalın boyutudur ve aynı zaman da öyle yüksek ve öyle madde dışıdır ki sonsuzca uzaktır. Nihayet, Antik Çağ’ın yedinci göğü ve yine Kurandaki yedinci gök olarak gökyüzü, daima en yüce, en yüksektir. İncil’de “Yüceler Yücesi” diye adlandırılanın, mutlak olarak yüce olanın yeridir. Bu, bu büyük üçlü Batılı tektanrıcı geleneğe özgü değildir.

Tanrıların ya da tanrının yüceltme isimleri taşıdığı bir sürü din vardır. Kızılderili kabilelerin, baş tanrısının adı, en azından geleneksel kültürlerinde “Oki”, yani “Yüksekte Olan”dır. Birçok başka kültürde, böyle birçok tanrı vardır. Gökyüzü tanrısaldır ve karşılık olarak, tanrısal olan, dolayısıyla tanrıdan kaynaklanan şey gökseldir…

  • Peki, bugün, 21. yüzyılda, gökyüzünde ne var?

Gökyüzünde ne olduğunu gayet iyi biliyoruz. Hiç de tanrı olmayan bir yığın şey var. Bulutlar, uçaklar, daha uzakta, uydular, füzeler, güneş sisteminin tüm diğer gezegenleri, güneş sistemi dışındaki tüm diğer sistemler, galaksi adını verdiğimiz çok sayıda sistem var, ve elimde hiçbir ölçü yok, ama biliyorum ki —yörüngede olan ve Hubble adı verilen, bir zaman önce güçlükle tamir edilen— bir teleskopla en uzakta ne olduğu gözlemlenebilir; fakat bu en uzak ne kadar uzakta yer alıyor bilmiyorum, ama inanılmaz uzak bir mesafe olsa gerek. Bu ölçümleri, ışık yılıyla, yani saniyede 300.000 kilometre giden ışığın, bir ışık fotonunun bir yılda kat ettiği yolu hesaplayarak yaptığımızı biliyorsunuz.

Algılayabildiğimiz en uzak yerde, şeyler var, ama tanrı yok, teleskop hiç tanrı görmedi. Elbette bunun normal olduğunu söyleyeceksiniz, zira inançlı olun olmayın, inançlı bir aileden gelin ya da gelmeyin hepinizin tanrının görünmez olduğuna dair biraz fikri var. O halde, onu görmememiz normal. Ama bu aynı zamanda, dinlerin anladığı anlamda göğün, çıplak gözle ya da teleskopla baktığımız yüksekteki gökyüzü olmadığı anlamına da geliyor. Mars’a küçük bir sondaj aracı gönderdiğimizi, onun Mars’ın yüzeyinde bata çıka ilerlediğinin görüldüğünü biliyorsunuz. Belki de, yakında daha uzakta başka [bir] şey görülecek. Demek ki bu aynı gök değil.

Dinler gökten ve semanın, Yüceler Yücesi’nin, en yücenin yüksekliğinden bahsettiklerinde, üstte olandan bahsetmezler. Hem zaten, bizim gökyüzümüz üst değildir, zira o aynı zamanda alttadır da. Bildiğiniz gibi, iki uçta bulunduklarından Avustralyalıların üstünde, bizim ise altımızda olan gökyüzünü görmek için yeryüzünü kat etmek yeterlidir.

O halde, dinlerin göğü, başka bir şey demektir, gök ya da gökler, sema, en yüksek/yüce. Bu başka bir şey demektir.

Bu onun tüm dünyadan farklı bir yer olduğu anlamına gelir. Bu anlamda, uçakların, füzelerin, galaksilerin, astronomların gökyüzünün dünyanın bir parçası olduğunu söylemek gerekir. Bu dünyadır, ya da bildiğiniz üzere evren diye adlandırılan şeydir.

Göğe dair bu dini düşünce, her şeyden yüksek olan, dünyadaki bir şeyi belirtmez, ne de, yine dünyanın üstünde olacak bir başka dünyayı belirtir, çünkü bu aynı şey olurdu. Bu düşünce, bunu şu şekilde söylemeyi deneyelim, tüm dünyadan farklı bir yeri belirtir. Ama tüm dünyadan farklı bir yer demek, tüm yerlerden farklı bir yer demektir. Dolayısıyla bir mekân olmayan bir mekân demektir. Dilerseniz, bir yer, bir “mahal” anlamına gelen “mekân” kelimesiyle oynarsak, bunun bir mekân olmayan, ama [bir] tersi (ters-yüzü/envers) de olmayan bir mekân olduğunu söyleyeceğim. Bu dünyada bir mekân değildir, ama sanki dünyanın [bir] öteki tarafına geçmişiz, bakıyormuşuz, sanki dünyanın öteki yüzünü bulmuşuz gibi de değildir. Ve bu yüz, sanki tanrının sureti (figure) dünyanın arkasındaymış gibi, tanrının yüzü olmayacaktır. Sanki Ay’ın gizli yüzüymüş gibi.

Bildiğiniz gibi Ay’ın hep aynı yüzünü görürüz, onun Dünya’nın etrafında ve Dünya’nın da kendi etrafında dönme tarzı dolayısıyla Ay’ın hep aynı tarafını görürüz. Ve Ay’ın diğer yüzünün fotoğraflayabilmiş olanlar sadece onun etrafında dönen füzelerdir. Ama bu bir yüzdür. Oysa bütünü içinde dünyanın, bütünü içinde evrenin tamamının, eğer en uca kadar gidebilseydik, evrenin tüm yönleri/ anlamları içinde, tanımı gereği, başka yüzü yoktur. Uzay orada, sona erdiğinden, başka mekanlar, yerler, mahaller yoktur. Dünyanın dışında başka yer yoktur.

Yani, gök demek, ve gökte olan [şey] olarak tanrısal, demek, daha ziyade hiçbir yerde, hiçbir mekanda olmayan ve aynı zamanda da her yerde olan bir şey demektir. Bir şey; eğer hiçbir yerde ve her yerde olacak “bir şey” ya da “biri” diyebilirsek.

Ve, hiçbir yerde olmamak ve her yerde olmak, kesinlikle hiçbir anlama gelmediği için; (eğer ben dünyadaki şeyleri kastediyorsam), bu göksel ya da tanrısal olanın hiçbir şey olmayan bir şeyi belirttiği anlamına gelir. Gerçekten de söylememizin başka bir yolu yoktur. Bir şey olmayan; kişinin bir şey olması anlamında, ne bir şey ne de bir kişi olan bir şey.

Bir kişi bardağın orada olması kadar oradadır. Demek ki, tüm şeylerin ve tüm kişilerin varlığından başka bir varolma kipine, başka bir varolma tarzına ait olan bir şey [dir söz konusu olan.]

Bir tek tanrılı olan üç dinin bağlamı olan şeyin içinde kaldığımızda, bütün bu dinler sadece bir tanrı olduğunu söyleme özelliğine sahiptir ve onu “tanrı” diye adlandırırlar. Yine burada dikkat edin ki, Batılı Yunanlı ve Romalı Antik Çağların dinleri de olmuş olan çok sayıda tanrıya sahip dinlerde, bu ortak isimdir. “Tanılar” deniliyordu, ama hiç bir tanrının adı tanrı değildi. Örneğin, Zeus bir tanrıdır. Hatta Yunandan bile önce Mısır’da, Osiris bir tanrıdır. İsis bir tanrıçadır. Ama hiçbir tanrıya tanrı denmez.

“Tanrı” adı biricik olan tanırının ismi olarak alındığından, özel bir şey yapılmış olur, çünkü tüm tanrısal kişiliklerin adıyla çağrılan tanrısal, göksel bir zatın var olduğu söylenmektedir.

Ama Allah, Sami kökenli çok eski ortak bir adın dönüşmüş bir halidir, yani çok çok eski zaman önce ortak dillerin hepsinin kaynağında bulunan ve daha sonra İbranice’ye olduğu gibi Arapça’ya ve diğer dillere de geçen, “tanrı” anlamındaki “el” kelimesinin dönüşmüş halidir. Bir kere, çok eski uygarlıklarda , zaten adı “el”, “tanrı” olan bir en üstün tanrı vardı ve “Allah”, “el” in dönüşmüş halidir.

Tek tanrılı üç dini tarihsel sıraları içinde ele alırsak, Yahudi tanrısı nedir? Yahudi tanrısı tektanrıcı dinler tarihindeki ilk tanrıdır, tektanrıcı dinlerin soyu aslında aynıdır, Kutsal Kitap’ın anlattığına göre, hepsi İbrahim’den gelir, bunlar İbrahimi dinlerdir. Ve dinlerin her biri diğerlerini kendi atası olarak tanır.

  • Yahudi tanrısının adının, çağrıldığı gibi adlandırıldığını insanlar nerden biliyor, madem ki hiç kimsenin onu söylemesi mümkün değil?

Kutsal Kitap’ın dinsel anlatısında, tanrı kendi adını Musa’ya söylemiştir. Ona, bunu ağzına almaması gerektiğini söyleyerek, söylemiştir. Bunun anlamı yalnız tanrının kendini açığa vurduğu, kendini açığa vurmanın, aynı zamanda telaffuz edilemez olan bir adı söylemenin yalnız onun elinde olduğudur.

Yahudi tanrısının Baba olduğu söylenebilirdi, ama onu bu imgeyle açıklamak zordur. Yahudi tanrısı, asıl itibarıyla Doğru [olan] ‘dır [Juste]. O, Doğruluk’tur, Yargıç’tır, ama Adalet anlamında değil, o, herkes için doğru ölçüyü (juste mesure) takdir edendir. Kutsal Kitap’ta, o “damarları ve kalbi yoklayan [sonder] tanrıdır”. Ama bu, onun kalbinizin derinliklerine bakan ve orada ne olduğunu bilen bir süper-hafiye olduğu anlamına gelmez. Bunun anlamı, herkesin, kendi kalbiyle, yani en derin, en kişisel varoluşuyla, bir ölçüye, kendi içinde, kendi için, mutlak bir doğruluk ölçüsüne sahip olduğudur. Ve herkes kendisidir ve mutlak olarak kendi olmanın bu biçimi, kendi için, onu herkesten ayrı kılan ama ancak tüm diğerleriyle ilişki içinde etkinleşebilen benzersiz ve tekil bir ölçüye sahip olmak, işte tanrının doğruluğunun belirttiği budur.

Hıristiyanlığın tanrısı Sevgi’dir. Bu, Yeni Ahit [İncil] olarak adlandırılan [kitapta] yer alan bir cümledir. “Tanrı Sevgi’dir”. “Sevgi”nin ne demek olduğunu daha fazla analiz etmeden, tanrı sevgidir. O herhangi biri değildir. Yine de “sevgi”nin ne olduğunu söyleyelim. “Sevgi”, bir kişinin bir diğerine olan biricik bağıdır ve bu öyle bir bağdır ki o, her şeyin ötesine gider. Bu bir haz, keyif ilişkisi değildir, “hoşuma gidiyorsun, senden hoşlanıyorum” [gibi]. Sevgi, başkasında, onda mutlak olarak biricik olanı tanımaktır…

İslam’ın tanrısı, Kuran’ın her bölümünün başında —ya da surede— Rahman [Bağışlayıcılığı sonsuz olan] olarak adlandırılan tanrıdır. Rahman, her insanda onun küçüklüğünü, zayıflığını tanıyan ve küçüklüğüne ve zayıflığına rağmen ona büyük ve saygıdeğer olma olanağı veren demektir.

Doğru, Sevgi, Rahman. İşte sonuç olarak, tanrısal anlamında, gök, göksel budur. Bu da bizi gök imgesine götürür, yani; yeryüzünün üstünde, artık bir boyut bile olmayan, kocaman açık, dipsiz açıklık olan bir boyutun açılması. Tıpkı gökyüzünün dibinde fiziksel gözlerimiz için görülecek hiçbir şey olmaması gibi, bu göğün dibinde de görülecek hiçbir şey yoktur.

Burada, sondaj aletleri göndermek ya da teleskoplar açmak söz konusu değildir. Bu göğün dibinde görülecek hiçbir şey yoktur. Ama bu açıklık boyutunun var olduğunu görmek, bilmek, anlamak, hissetmek gerekir. Bu noktada en azından şimdilik, inançlı olup olmamanın pek önemli olmadığı söylenebilir.

İnsan olmak, basitçe bir insan olmaktan sonsuzca daha fazlasını olmaya açık olmaktır…

Bir 19. yüzyıl düşünür, filozof, dindar ve alimi olan Pascal’a göre, “insan insanı sonsuzca geçer” ki dönemin diliyle bu “insan insanı sonsuzca aşar” demektir.

Sevgi, Sevinç, Rahman, Doğru gibi soyut isimlerle adlandırmak gerçekten de yeterli değil. Bu boyuta, gerçekten de seslenebilmek, onunla ilişkilenebilmek gerekir. Seslenmek, ilişkilenmek, neden? Ona sadık olmak [fidele: iman etmek; güvenmek] için. Tam da insanın insan tarafından sonsuzca bu aşılmasına ya da bu açıklığa sadık olmak değilse, olunabilecek en kendi kendisi ve dolayısıyla olunabilinecek en insan olmak nedir ki? Söylediğim anlamda, göğe sadık kalmak. Bu sadakatin, kendini, birine sadık olmak kadar sadakatsizlik olarak da sunabileceği anlaşılıyor. Bu sadakatin dini adı, Latince fides’ten gelen “iman” [foi] kelimesidir ve bu kelime tam olarak “sadakat” [fidelite] ile aynı kelimedir ve “güven” (confiance) kelimesinde mevcuttur.

Sadakat, inanmaktan, yani, sahip olduğumuz bazı bilgilere göre, bunun inandığımız şeye uygun olacağını hayal etmeyi varsaymaktan ibaret değildir. Sadakat, tam da ne olduğunu hiç bilmemektir, Birine güvendiğimizde (fidelite), esasında, ne bu kişi hakkında ne de yaşamın devamında ona ne olacağı konusunda hiçbir bilgimiz yoktur. Ama eğer ona güveniyorsak, ona bilmeden güveniriz. Burada duracağım. En azından şu söylenebilir: tanrı adında ve göksel olacak şey olarak tanrının adında, en azından şu vardır; hiçbir bilgi ya da yarı-bilgi, yani inanç kırıntısı Olmadan sadık olmanın [güven duymanın], burada açıklık olarak adlandırdığım şeye sadakat göstermenin imkânının, belki de zorunluluğunun belirtisi; bu olmadan bizler belki de insan bile olmayız, ama sadece kendi üstüne kapanmış dünyanın içinde, şeyler arasında şeyler oluruz.

Tanrı, Adalet, Aşk, Güzellik, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Küçük konferanslar dizisi kapsamında çocuklara yönelik olarak verilen konferansların çevriyazımlarıdır.

Tanrı, Adalet, Aşk, Güzellik, dört bölümden oluşuyor:

  1. Tanrı Üstüne Küçük Konferans:  Eğer tanrı, dinlerde söylendiği gibi, varsa, bu tam da kendisinden emin olunamayacak, kendisinden emin olmanın, kendisini bilmenin söz konusu olmadığı tek varoluştur. Söz konusu olan sadece ona güvenmektir.
  2. Adalet Üstüne Küçük Konferans: Sanırım düşüncemize hakim olması gereken fikir; adilin, bu kez nitelik anlamında olmak üzere, adil olma olgusunun, herkese, ona ne borçlu olduğumuzu bile bilmeden vermek olduğudur.
  3. Aşk Üstüne Küçük Konferans: Bir zamanlar, “aşkla birbirine bağlanma” demek için, “birine inanç duymak (birine inancını vermek)” denirdi. Burada şunu ya da bunu yapmak için bir bağlanma değil, ama her şeyden önce, başkasıyla olma, başkası için olma söz konusudur, başkasının (var) olması ve başkasının öyle olması il biricik bir ilişki içinde.
  4. Güzellik Üstüne Küçük Konferans: Hepimiz biliyoruz ki güzellikten bahsettiğimiz zaman söz konusu olan uyuşumdan başka bir şeydir. Ya da bu durumda, bu, içimizde bulunan ve bizi aşan bir şeye uygunluktur. Bu şeye “hakikat” denir. Güzellikte, söz konusu olan hakikattir. Sınanabilir bir hakikat, değildir bu ama kendisine doğru çağrıldığımız, bizden öteye giden bir arzu içinde kendisine uzandığımız şey olarak en Eski Yunanlılardan beri bir cümle Antik Çağ’ın en azından iki büyük yazarının, Platon ve Plotinus’un özetler, her ne kadar ikisinde de böyle kelimesi kelimesine bulunmasa da : “Güzel hakikinin parıltısıdır.” Bu, hakikinin (vrai) parladığı anlamına gelmez yalnızca, hakikat, hakikat hakikat olmasına ek olarak , parıldar, ışır. 

Birinin güzelliği aynı zamanda onun düşüncesini, bizimle ilişkisini de kapsar. Güzel bir kişi sadece hoşumuza gitmek için orada değildir, herhalde bir kişi ne kadar çok hoşa gitmek için orada bulunuyorsa, güzelliğini gösterme şansı da o kadar az olur. Kişi ne kadar çok, onun ve bizim ötemizde olan için, hakikat ismine layık şey için oradaysa, o kadar çok güzel olarak görünebilir.

  • Her şey de güzellik bulabilir miyiz?

Hepimiz falan insanla ya da ruhani olan sevimli kişilerle olmaktan keyif almanın ne demek olduğunu biliriz. Ama bu sevgi değildir. Sevginin daha ileri gittiğini, daha talepkâr ve daha tehlikeli olduğunu hemen biliriz. Hume, o bir insanın güzelliğinin özellikleriyle hiçbir ilgisi olmadığını, ama onun güzelliğinin, sahip olduğu arzulanma duygusunun etkisi olduğunu söyler. Bir insana bizzat kendisi için, sahip olduğu mutlak, yeri doldurulamaz gizem açısından yönelen bu arzuda, neyi sevdiğimi ya da kimi sevdiğimi bilemem. İşte aşk budur, kendini her zaman mutlak olarak meçhul kalacak birine vermek. Ama bizzat bu eylem nedeniyle – ki bu kişi bu eylemi algılar ve hisseder- o kendi kendisiyle kendi kendisinin ötesinde ilişkilenir. Ve o insan güzeldir…

Güzel ve Çirkin gibi bazı masallar bu aşk ilişkisinden söz eder… İnsanlar sanatla ilgilenirse güzellikten onlara da bir şey bulaşabilir. Tabi güzelliği tanıyorlarsa… Güzellik duygusu uyandırabilmek için, yıkım, çatlak gerekir, tıpkı güzelliğe sövüp sayan Rimbaud’nun söylediği gibi. Salt işlevsel değil, ama kuvvetli anlamda itici olan güzellikte, güzelliğin aydınlık yanında haber verilenin karanlık yanı haber verilmektedir.

Bir çıraklık dönemi vardı, ama güzel olanla olmayanı öğrenmeyiz. Öğrendiğimiz sanatın, sanatçıların, sanat biçimlerinin, müziğin, bir sanat tarihinin olduğudur. Bu eserlerin her birine nasıl yaklaşılabileceği, nasıl ayırt edilebilecekleri, ve özellikle de bu eserlerin her birinin tükenmez olduğu gösterilebilir. Hakiki bir güzellik eğitiminin yapması gereken şudur: bazı üretimlerin, sanatınkilerin, tükenmez olduğunu göstermek, daha zengin oldukları için değil, ama bir öte, sonsuz duygusu tarafından canlandırıldıkları için.

Çağımızın en önemli düşünürlerinden olan Jean-Luc Nancy (d. 26 Temmuz 1940, Bordeaux – ö. 23 Ağustos 2021, Strazburg), Fransız filozoftur. Post-yapısökümcü bir isim olan Nancy; demokrasi, özgürlük, sanat, dil ve siyaset konularında felsefe yapmaktadır. Kant, Hegel ve Martin Heidegger konusundaki yenilikçi ve esinlendirici okumalarının yanı sıra kendi felsefi açılımlarını gerçekleştirdiği temel yapıtları bulunmaktadır. Blanchot, Levinas ve Derrida gibi filozoflar ve yazarlar ile önemli diyaloglar gerçekleştirmiştir.

Yazarlar sizi okumaya çalışıyorum davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin