“Bu kitapta, çocukluktan beri içimde taşıdığım Almanya’yı ve Almanlık ruhunu bir kez olsun dile getirmek ve onlara duyduğum sevgiyi itiraf etmek istedim- bugün ‘Alman’ olan her şeyden nefret ediyorum çünkü.”
—Hermann Hesse
Merhaba,
Bazı cümleler kitabın içinden değil, kitabın çevresinden gelir. Yazarın bir mektubundan, bir günlüğünden, yıllar sonra yaptığı bir açıklamadan. Yine de okurun zihnine yerleşir ve metne eşlik etmeye başlar. Hermann Hesse’nin Narziss ve Goldmund için aktarılan şu sözü de bunlardan biridir:
“Bu kitapta, çocukluktan beri içimde taşıdığım Almanya’yı ve Almanlık ruhunu bir kez olsun dile getirmek ve onlara duyduğum sevgiyi itiraf etmek istedim; tam da bugün özel olarak ‘Alman’ sayılan her şeyden nefret ettiğim için.”
Bu cümleyle ilk karşılaşan okur, doğal olarak onu romanın bir anahtarı gibi görür. Oysa dikkatli bakıldığında sözün kendisi romanda yer almaz; Hesse’nin 1933 tarihli bir mektubundan gelir. Romanın önüne yerleştirildiğinde ise ilginç bir şey olur: Eser henüz açılmadan okura bir yön gösterilmiş olur.
Fakat bu yön ne kadar belirleyicidir?
Narziss ve Goldmundu ilk kez okuyan birçok kişi, romanda öncelikle iki karakter arasındaki karşıtlığı görür: akıl ile sezgi, düzen ile özgürlük, manastır ile dünya, düşünce ile deneyim. Kitap, ilk bakışta bir ulusun değil, insan ruhunun hikâyesini anlatıyor gibidir. Hesse’nin sözünü bilmeyen bir okur, romanı baştan sona okuyup tek bir kez bile “Almanlık ruhu” üzerine düşündüğünü fark etmeyebilir.
İşte bu noktada yazarın sesi ile metnin sesi birbirinden ayrılır.
Hesse, yıllar sonra dönüp baktığında bu romanda çocukluğundan beri taşıdığı bir Almanya idealini gördüğünü söyler. Okur ise aynı metinde başka şeyler bulabilir. Bunlardan hangisi doğrudur? Belki de her ikisi. Çünkü edebiyat, yazarın niyetinden daha geniş bir hayat sürer. Bir eser yayımlandığı anda, yazarının elinden çıkar ve her okurda yeniden yazılmaya başlar.
Bu nedenle arka kapaktaki alıntıyı bir açıklama olarak değil, bir davet olarak okumak daha verimli olabilir. Bize ne düşünmemiz gerektiğini söyleyen bir hüküm değil, metinde izini sürebileceğimiz bir soru olarak:
Hesse’nin sevdiği ve kaybettiğini düşündüğü “Almanya” nedir?
Bu sorunun cevabı mektupta değil, romandadır. Ama aynı zamanda yalnızca romanda da değildir. Cevap, metin ile okurun karşılaşmasında doğar.
Belki de bu yüzden iyi bir arka kapak yazısı kapıyı açar; içeride ne bulacağımıza ise karar vermez. Narziss ve Goldmundun önündeki bu cümle de tam olarak böyle bir kapıdır. Okuru yönlendiren, ama onu özgürlüğünden mahrum bırakmayan bir kapı. İçeri girdikten sonra hangi Almanya’yı, hangi ruhu ve hangi kaybı göreceğimiz ise artık biraz da bizim meselemizdir.
Büyük soru: “Hesse’nin Narziss isminin seçimi bilinçaltı dehlizlerinin göstergesi olabilir mi?”
Kesin olarak söyleyemeyiz, ama bu tür bir okuma yapılabilir. Yalnız burada iki şeyi ayırmak gerekir:
- Filolojik gerçeklik: Hesse neden “Narziss” adını seçti?
- Yorumlama: Bu seçim eserin bilinçdışı katmanları hakkında ne düşündürüyor?
“Narziss” ismi açıkça Antik Yunan’daki Narkissos (Narcissus) mitine gönderme yapar. Mitolojide Narcissus kendi yansımasına âşık olan gençtir. Bu nedenle isim, Avrupa edebiyatında yüzyıllardır kendine dönüklük, öz-bilinç, kendini temaşa etme ve ruhsal içe kapanma çağrışımları taşır.
İlginç olan şu ki, Hesse’nin Narziss’i mitolojik Narkissos’un basit bir karşılığı değildir. Romandaki Narziss kendine âşık bir karakter olmaktan çok:
- kendini tanıyan,
- kendini denetleyen,
- iç dünyasını disipline etmiş,
- düşünceye yönelmiş
bir figürdür.
Bu yüzden isim, karakterle hem uyuşur hem de gerilim yaratır.
Jungçu veya psikanalitik bir okumada ise daha ileri gidilebilir. Hesse’nin eserlerinde sıkça görülen bir durum vardır: kahramanlar çoğu zaman tek tek kişiler olmaktan çok aynı ruhun farklı kutupları gibi görünürler.
Bu açıdan bakınca:
- Narziss = bilinç, akıl, düzen, öz farkındalık
- Goldmund = bilinçdışı, arzu, duyusallık, yaratıcılık
olarak okunabilir.
Böyle bir okumada “Narziss” adının seçimi sıradan değildir. Sanki Hesse daha isim düzeyinde karakteri “kendine dönük bilinç” kutbuna yerleştirmiş gibidir. Goldmund ise dış dünyaya, bedene ve deneyime açılır.
Sorduğum soruda yer alan “Bilinçaltı dehlizleri” ifadesi burada özellikle ilginçleşiyor. Çünkü Hesse’nin kendisi de 1910’ların sonundan itibaren Carl Gustav Jung’un fikirleriyle ilgilenmiş, analiz süreçlerinden geçmiş ve eserlerinde bilinç-bilinçdışı karşıtlığını işlemiştir. Bu biyografik bilgi, romanın simgesel yapısını açıklarken sıklıkla anılır. Bu nedenle Narziss ve Goldmund’u tek bir insan ruhunun iki kutbu olarak okumak edebiyat eleştirisinde yabancı bir yaklaşım değildir.
Benim daha da merak uyandırıcı bulduğum şey ise şu:
Eğer Hesse’nin 1933’te sözünü ettiği “çocukluğundan beri taşıdığı Almanya” fikrini arayacaksak, belki de onu olay örgüsünde değil, isimlerde aramalıyız. “Narziss” antik ve entelektüel Avrupa’yı, “Goldmund” ise halk masallarını ve Ortaçağ Alman romantizmini çağrıştıran bir isim gibi durur. Bu ikisinin bir araya gelişi, Hesse’nin sevdiği kültürel Almanya’nın iki damarının birleşmesi olarak da okunabilir.
Bu artık metnin açık anlamından çok hermeneutik bir okuma olur. Ama iyi edebiyatın güzelliği de burada başlar: Bazen bir karakter adı, yazarın bilinçli olarak yazdığından daha fazlasını ele verir. Narziss adının seçimi de böyle bir ihtimal taşıyor.
Nietzsche’nin Tragedyanın Doğuşu‘ndaki Karşıtlığı Hatırlayalım
- Apollon (Narziss) : biçim, ölçü, sınır, düzen, berraklık, bireyleşme.
- Dionysos (Goldmund) : taşkınlık, coşku, doğayla birleşme, sezgi, müzik, yaşamın karanlık ve yaratıcı gücü.
Narziss ve Goldmund‘a bu gözle bakınca karakterler neredeyse kendiliğinden yerlerine oturuyor:
Narziss’in dünyası aklın dünyasıdır. Kendini tanır, sınırlarını bilir, biçim verir, disiplin kurar. Goldmund ise yaşamın içine karışır; beden, aşk, doğa, sanat ve ölümle öğrenir.
Ama Hesse’nin Nietzsche’den ayrıldığı önemli bir nokta var.
Nietzsche’de Apollon ile Dionysos arasındaki gerilim trajediyi doğurur. Hesse’de ise bu iki kutup düşman değildir. Birbirlerini eksik bırakırlar ama aynı zamanda tamamlarlar. Romanın sonunda Goldmund’un Narziss’e dönmesi tesadüf değildir. Sanki Hesse:
İnsan ne yalnızca Narziss olabilir ne de yalnızca Goldmund.
demektedir.
“Almanlık ruhu” meselesini de bu okumaya eklersen, Hesse’nin sevdiği Almanya belki de tam olarak bu sentezdir.
- yüzyıl Alman düşüncesinde sıkça karşılaşılan iki damar vardır:
- düzen, felsefe, disiplin, sistem kurma,
- romantizm, doğa, sanat, mistisizm.
Narziss ile Goldmund da bu iki damarın roman kişilerinde cisimleşmiş hâli gibi okunabilir.
Bu yüzden Hesse’nin mektubundaki “çocukluğumdan beri taşıdığım Almanya” cümlesiyle Nietzsche arasında beklenmedik bir köprü kuruluyor.
Belki Hesse’nin Almanyası bir devlet ya da millet değil;
- Goethe’nin,
- Hölderlin’in,
- Novalis’in,
- Nietzsche’nin
oluşturduğu kültürel ve ruhsal bir coğrafyadır.
O zaman Narziss yalnızca bir keşiş değildir; Apolloncu bilinçtir.
Goldmund yalnızca bir gezgin değildir; Dionysosçu yaşam gücüdür.
Ve roman, iki karakterin dostluğundan çok, insan ruhunda ve belki de Avrupa kültüründe birbirinden ayrılamayan bu iki ilkenin hikâyesine dönüşür.
Bu nedenle “Narziss” adını bilinçaltı bir seçim olarak düşünmek bana hiç zorlama gelmiyor. Hesse’nin Jung ve Nietzsche’den etkilenmiş bir yazar olduğu düşünülürse, bu isim büyük ihtimalle yalnızca bir karakter adı değil, romanın sembolik mimarisinin ilk taşıdır. Bu noktadan sonra insan ister istemez şunu merak ediyor:
Acaba Goldmund da yalnızca bir isim değil midir?
“Gold” (altın) ve “Mund” (ağız/söz) birleşimiyle oluşan bu isim, sanki aklın değil yaşamın dilini konuşan, dünyayı deneyim ederek “altına dönüştüren” bir karaktere verilmiş gibidir. Hesse’nin isim seçimlerinde tesadüften çok sembolizm aramak, onun edebi evreninde genellikle yanlış bir yöntem değildir.
Jung için simya, metalleri altına çevirme girişiminden önce bir ruhsal dönüşüm metaforudur. Simyacının asıl uğraşı kurşunu altına çevirmek değil, ham ve dağınık ruhsal malzemeyi daha yüksek bir bütünlüğe dönüştürmektir.
Bu gözle bakınca Goldmund’un yaşamı neredeyse simyasal bir süreç gibi görünür.
Jung’un simya üzerine çalışmalarında sıkça rastlanan bir tema vardır: opus, yani “büyük iş”. Ruhun kendi üzerinde yürüttüğü dönüşüm süreci.
Goldmund’un hayatı da bir bakıma böyle okunabilir. Onun laboratuvarı manastır değil, yaşamın kendisidir.
Bu durumda “Goldmund” ismi neredeyse yeni bir anlam kazanıyor:
Altına sahip olan değil, deneyimi altına dönüştüren kişi.
Anima’nın Çağrısı: Goldmund’un Osirisçi Yolculuğu
Narziss ve Goldmund çoğu zaman iki karakter arasındaki karşıtlık üzerinden okunur: akıl ve sezgi, manastır ve dünya, düşünce ve yaşam. Oysa romanın derin yapısına biraz daha yakından bakıldığında, asıl hareketin Narziss ile Goldmund arasında değil, Goldmund’un kendi ruhunda gerçekleştiği görülür.
Bu noktada Jung’un “anima” kavramı önemli bir anahtar sunar.
Goldmund’un hikâyesi, görünürde bir genç adamın manastırdan ayrılıp dünyayı deneyimleme serüvenidir. Fakat psikolojik düzeyde bu, unutulmuş bir iç çağrının peşinden gitme hikâyesidir. Narziss’in onda uyandırdığı şey yalnızca annesinin hatırası değildir. Daha derinde, bastırılmış dişil ilkenin, yani animanın uyanışıdır.
Goldmund’un annesi romanda biyografik bir kişiden fazlasıdır. O, kaybedilmiş bütünlüğün ilk görüntüsüdür. Bu nedenle Goldmund, yolculuğu boyunca karşılaştığı kadınları gerçekte oldukları kişiler olarak değil, aradığı o ilk ve eksik merkezin farklı tezahürleri olarak yaşar. Her aşk, her tutku, her hayranlık aynı kayıp imgenin peşine düşer.
Bu açıdan bakıldığında Goldmund’un yolculuğu bir aşklar dizisi değil, animanın izini sürerek bilinçdışına yapılan bir iniştir.
Tam burada Osiris motifi görünmeye başlar.
Çünkü Osiris miti yalnızca ölüm ve diriliş hikâyesi değildir. Daha derinde, parçalanan bir bütünlüğün yeniden kurulmasının hikâyesidir. Osiris dağılır; İsis parçaları bir araya getirir. Kaybedilen birlik daha yüksek bir düzeyde yeniden kurulur.
Goldmund’un yaşamı da benzer bir hareket izler.
Manastırdaki düzenli ve güvenli dünyadan ayrılır. Dünyanın içine dağılır. Arzular, aşklar, kayıplar, hastalıklar ve ölümler arasında savrulur. Hayatı boyunca hiçbir yerde kalıcı bir ev bulamaz. Her deneyim onu biraz daha parçalar.
Fakat romanın sonlarına doğru başka bir şey gerçekleşir.
Goldmund sanatçı olur…
Sanatçı Olmak Yeterli Mi?
Tam burada aklıma Friedrich Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt‘ündeki “Ozan” bölümü geliyor.
Goldmund’un sanatçı oluşunu romanın doğal doruk noktası olarak okumak kolaydır. Fakat Nietzsche’nin sesi bu noktada araya girer ve rahatsız edici bir soru sorar:
İçindeki büyük varlık gerçekten ortaya çıktı mı, yoksa sen yalnızca onun şarkısını mı söylüyorsun?
Bu soru Goldmund’un yolculuğuna bambaşka bir ışık düşürür.
Çünkü Goldmund gerçekten de anima’nın çağrısını izlemiş, bilinçdışına inmiş, dünyayı deneyimlemiş, acı çekmiş ve sonunda sanatçı olmuştur. Ancak sanatçı olmak ile dönüşümün tamamlanması aynı şey değildir.
Belki de Goldmund’un hikâyesini yalnızca bir sanatçının doğuşu olarak okumak yetersiz kalır.
Jungcu okumada anima’nın peşinden giden insanın amacı sanat üretmek değil, kendi bütünlüğüne ulaşmaktır. Sanat bunun sonucu olabilir; kendisi değil.
İşte burada Nietzsche ile Hesse arasındaki ince ayrım görünür hâle gelir.
Nietzsche’nin Zerdüşt’ü sanatçıya kuşkuyla yaklaşır. Çünkü sanatçı bazen hakikate ulaşmak yerine hakikatin görüntüleriyle yetinebilir.
Hesse ise daha cömerttir.
Ona göre sanat, parçalanmış hayat deneyimlerinin bir biçime kavuştuğu yerdir. Goldmund’un yonttuğu suretler yalnızca estetik nesneler değildir; yaşamın dağılmış parçalarını yeniden bir araya getirme girişimidir.
Yine de Nietzsche’nin sorusu havada kalır:
Goldmund gerçekten dönüştü mü?
Yoksa yalnızca dönüşüm deneyiminin sanatçısı mı oldu?
Bu soru Goldmund’u Osiris sembolizmine daha da yaklaştırır.
Çünkü Osiris yeniden kurulmuş bütünlüğü temsil eder.
Goldmund ise sanki o bütünlüğün kendisinden çok, ona duyulan özlemi temsil eder.
Bu yüzden romanın sonu bana bir varıştan çok bir yaklaşmayı düşündürüyor. Goldmund hakikate sahip olmaz; ona yaklaşır. Kayıp merkeze yerleşmez; onun izlerini takip eder.
Belki de bu yüzden romanın sonunda hissedilen duygu zafer değil, bilgelikle karışmış bir hüzündür.
Ve belki Zerdüşt’ün sorusuna Goldmund’un vereceği cevap da şu olurdu:
İçimdeki büyük varlık bütünüyle doğmadı. Ama onun ayak izlerini gördüm. Yaptığım sanat da o izleri kaybetmeme çabasıydı.
Bu süreçte Narziss’in rolü de değişir.
Başlangıçta Apolloncu aklın temsilcisi gibi görünen Narziss, sonunda bir karşıt değil, bir tanığa dönüşür. Goldmund’un başladığı yere geri dönüşü, kahramanın eve dönüşü motifini hatırlatır. Ancak dönen kişi artık aynı kişi değildir.
Bu nedenle romanın derin hareketi şu çizgide okunabilir:
Narziss (bilinç, logos, biçim)
↓
Anima’nın çağrısı
↓
Goldmund’un bilinçdışına inişi
↓
Parçalanma ve dağılma
↓
Sanat yoluyla yeniden bütünleşme
↓
Osirisçi dönüşüm
Burada Osiris bir tarihsel kaynak ya da Hesse’nin bilinçli olarak kullandığı bir mitolojik model olmak zorunda değildir. Daha çok, romanın derin yapısını görünür kılan bir sembolik mercek işlevi görür.
Belki de Goldmund’u anlamanın en doğru yolu onu bir gezgin, bir âşık ya da bir sanatçı olarak değil; kendi animasının peşinden giderek kaybettiği bütünlüğü arayan bir ruh olarak okumaktır.
O zaman romanın temel sorusu da değişir:
İnsan dünyada ne arar?
Ve Goldmund’un cevabı şudur:
Dünyayı değil. Dünyanın sayısız görüntüsü içinde saklanmış olan kayıp ruh parçasını.
Bu açıdan Goldmund, Dionysos’a da, Osiris’e de, Orpheus’a da benzer. Fakat hepsinden önce, kendi ruhunun derinliklerine doğru yürüyen bir hacıdır. Narziss’in en başından beri gördüğü şey belki de tam buydu. Goldmund’un aradığı anne, bir kadın değil; insanın içindeki kayıp bütünlüğün simgesiydi. Ve bütün yolculuk, ona yeniden kavuşmanın uzun ve dolambaçlı yolundan ibaretti.
Yazarın Notu:
Yola Hermann Hesse’nin “çocukluğumdan beri içimde taşıdığım Almanya” sözünün izini sürerek çıktık; fakat sonunda bir ülkeye değil, bir düşünce geleneğine ulaştık. Nietzsche’nin Apollon ile Dionysos’u, Jung’un bilinç ile anima arasındaki gerilimi ve Hesse’nin Narziss ile Goldmund’u, aslında aynı insanlık meselesinin farklı dillerde anlatımları olarak görünmeye başladı. Bu yüzden Narziss ve Goldmund yalnızca iki karakterin hikâyesi değil, insanın kaybettiği merkezi yeniden arayışının romanı olarak okunabilir. Goldmund’un yolculuğu dünyayı dolaşmanın değil, parçalanmış benliği yeniden bir bütün hâline getirme çabasının hikâyesidir; Narziss ise bu arayışın karşıtı değil, tamamlayıcı kutbudur. Belki de Hesse’nin sevdiği ve korumaya çalıştığı “Almanlık ruhu” tam burada saklıdır: farklı düşünceleri, mitleri ve deneyimleri aynı büyük soruda buluşturabilme yetisinde. Sonunda aradığımız cevabı romanda değil, romanın açtığı bağlantılar ağında bulduk. Çünkü Hesse’nin asıl meselesi Almanya değil, insanın kendine dönüş yoluydu. Ve bugün de eserin gücü, bize hâlâ aynı soruyu sordurabilmesinde yatıyor: İnsan, kaybettiği bütünlüğe nasıl geri döner?
Narziss ve Goldmund, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Narziss ve Goldmund, iki insanın hikâyesinden çok, insan ruhunun Apollon ile Dionysos, bilinç ile anima, ayrılık ile bütünlük arasında yaptığı uzun yolculuğun romanıdır. Goldmund’un aradığı şey dünya değil, kaybettiği merkezdir; sanat ise o merkezin hatırasını koruma girişimidir.
Eserin Günümüz İçin Önemi Nedir?
- Narziss ve Goldmund bugün hâlâ önemlidir; çünkü modern insanın temel sorununu anlatır: Dış dünyada başarılı olurken iç dünyasını ihmal etmek.
- Narziss düzeni, aklı, bilgiyi ve toplumsal başarıyı;
- Goldmund ise deneyimi, yaratıcılığı, sezgiyi ve insanın kaybettiği ruhsal bütünlüğü temsil eder.
- Hesse’nin asıl sorusu şudur: İnsan sadece toplumun onayladığı kişi olarak mı yaşayacaktır, yoksa içinde sessizce çağıran daha derin benliğini de dinleyecek midir?
- Bu yüzden roman, iki karakterin hikâyesinden çok, hepimizin içinde yaşayan Narziss ile Goldmund arasındaki gerilimi anlatır. Belki de kitabın kalıcılığı buradadır: İnsan değişen çağlarda farklı hayatlar yaşar, ama kendine ait kayıp parçayı aramaktan hiç vazgeçmez.
Hermann Hesse: İç Yolculuğun Yazarı
1877 yılında Almanya’nın Calw kentinde doğan Hermann Hesse, Doğu ve Batı kültürlerinin etkisi altında büyüdü. Gençlik yıllarında kendisinden beklenen dinî ve akademik yolu reddetmesi, eserlerinde sıkça işlediği bireysel özgürlük ve kendini bulma temasının da başlangıcı oldu.
Hesse’nin romanları, dış dünyadan çok insanın iç dünyasına yönelir. Demian, Siddhartha, Bozkırkurdu ve Boncuk Oyunu gibi eserlerinde, toplumun beklentileri ile bireyin kendi sesi arasındaki gerilimi ele alır. Doğu felsefesine, psikolojiye ve özellikle Jung’un düşüncelerine duyduğu ilgi, eserlerine derin bir sembolik boyut kazandırmıştır.
İki dünya savaşı arasında yaşayan Hesse, ideolojilerin ve çatışmaların ortasında insan ruhunun bütünlüğünü koruma arayışına odaklandı. Bu arayışın en olgun ifadelerinden biri olan Boncuk Oyunu, 1943 yılında yayımlandı. Hesse, 1946 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı ve dünya edebiyatının en etkili yazarlarından biri olarak kabul edildi.
Onun eserleri bugün hâlâ aynı soruyu sormaya devam ediyor:
İnsan, dış dünyanın gürültüsü içinde kendi sesini duyabilir mi?
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…


Bir Cevap Yazın