Gerçek bir yazar olabildim mi? Yazdıklarım bundan on, yüz, bin yıl sonra hala elden ele dolaşacak mı? Yazdığım kitaplar, ya da en azından içlerinden her hangi biri, bundan bir sonraki okuyucu kitlesine de bir şeyler anlatmayı başaracak mı? Ve mirasçılarımın, kitaplarımın telif haklarının olduğunu anlayıp sızım sızlanacakları bir gün gelecek mi?
— Giuseppe Culicchia
Merhaba
Belki de yazarlık, tam da bu sorularla yaşamak demek. Yazdıklarımızın zamanla yarışıp yarışamayacağını bilmeden, yine de yazmaya devam etmek…
Giuseppe Culicchia şöyle yazar:
“Onlarca yıllık çalışma hayatım tamamen kitaplar arasında geçti, önce Londra’da bir kütüphanede, daha sonra ise Torino’da birkaç kitapevinde çalıştım. Kitaplarla dolu raflar ve tezgahlar arasında dolanıp dururken Homeros ve Dante, Shakespeare ve Cervantes, Goethe ve Flaubert ve Dostoyevski‘nin bazen sert, bazen de ironik bakışlarını üzerimde hissediyor; eleştirmelerinin görüşleri, edebi trendler, yayıncılık stratejileri, reklam kampanyaları, kişisel promosyon teknikleri, yalakacılığın üst düzey bir yaşam tarzı ve neredeyse bir bilim haline gelişi, gerek ulusal, gerekse Nobel veya Pulitzer gibi uluslar arası çaptaki edebiyat ödülleri gibi ayrıntılar bir yana, bir edebi eserin başarısının tek gerçek ölçütünün “zaman” olduğunu düşünüyordum. Ve bu yüzden “yazar” denildiğinde –gerçek yazarlardan bahsediyorum– aklıma gelen tüm insanlar, aramızdan uzun zaman önce ayrılmış olanlardı.”
“Bunun anlamı ise, bu yazarların okuyucuları için basit birer “yaz aşkı” olmayan, yalnızca altı ay boyunca en çok okunanlar listesinde başı çekmekle yetinmeyerek onlarca, hatta yüzlerce yıl boyunca değerlerini kaybetmeyen eserler ortaya koyma yeteneğine sahip olduklarıydı. İşte tam da bu nedenle, günümüz yazarlarının büyük çoğunluğunun kitap satışları, eleştirmen görüşleri ve televizyon programı davetlerinden çok daha öteye uzanan derin bir şüphe ve ruhlarını için için kemiren sorularla ölmeye mahkum oldukları sonucuna vardım. Şüphe ve iç kemiren sorular derken şunları kastediyorum: Gerçek bir yazar olabildim mi? Yazdıklarım bundan on, yüz, bin yıl sonra hala elden ele dolaşacak mı? Yazdığım kitaplar, ya da en azından içlerinden her hangi biri, bundan bir sonraki okuyucu kitlesine de bir şeyler anlatmayı başaracak mı? Ve mirasçılarımın, kitaplarımın telif haklarının olduğunu anlayıp sızım sızlanacakları bir gün gelecek mi?”
Her yazarın bu dünyadan ayrılmadan saniyeler önce kendisine sorması gereken sorular, bunlardır derim…
Kitap yazmanın sonlarına doğru yaklaşırken, ustalarından kitabın nasıl yazıldığına ve yazdıktan sonra neler yaşadıklarına dair, satırları , gülen bir yüzle okuduğumu söyleyebilirim.
Yazarlığı anlatan kitaplarından biri Demek Yazar Olmak İstiyorsun. Yazar, olarak hedefine ulaşan, Guiseppe Culicchia‘ nın kitabını yazar olmayan herkesin de keyifle okuyacağını düşünüyorum.
Guiseppe Culicchia şöyle der:
“Kitabevinde çalıştığım yıllar boyunca, ellerinde gazetelerden kestikleri çok satanlar listeleriyle dükkana girip, listedeki bir ya da iki kitabı yalnızca listeye girmiş oldukları için satın alanların sayısı hiç de az değil. Bisiklet yarışlarında doping yapmak suç kabul edilirken, yazarlar arasında ise doping itiraf etmek yetiyor. Yanlış mıyım? Yayınlanmasını önerdiğim tüm el yazmalarından yalnızca birinin hedefine ulaşması yetmezmiş gibi, pek bir başarı da elde edemedi doğrusu.”
Sona yaklaşırken şöförle Mercedes bölümünü tüm detaylarıyla okumalısınız. Biraz isminiz duyulduğunda belirli şeylerin yapılması gerekir ya lüks bir arabanın içinde olmak, lüks bir yaşam sunmaya çalışmak gibi…
Yaptığınız işin kolay olduğunu düşünerek “Hatta belki birlikte bir kitap yazabiliriz, ne dersiniz?”
Büyük Usta Olarak Festival, Etkinlik ve Münazaalara Katılmak
Bir noktadan sonra davetler gelir: festivaller, edebiyat geceleri, paneller, münazaralar… “Büyük usta” olarak sahneye çağrılırsınız. Kalabalıklar önünde konuşmak, kitap kapaklarıyla poz vermek, hayranların imza sırasına girmesi bir yazara dışarıdan bakıldığında cazip gelebilir. Ama bu gösterinin iç yüzü de vardır; sahne ışıkları kadar gölge köşeleri de.
Şova hazır olun. Belki siz de bir gün, yazdığınız kitaplarla bu klişe ama kaçınılmaz dünyanın parçası olursunuz. Kimi zaman bunu gerçekten istersiniz. Kimi zamansa yalnızca oyunun bir parçası gibi davranırsınız.
Ama işin özü sahnede değil, masadadır. Klavyede, kâğıtta, kafanın içindeki fırtınalarda…
Yazmak bana iyi geliyor.
Yazmak, zihnime üşüşen kötü düşünceleri uzaklaştıran tek yöntem. Yazmak, bazen dünyaya katlanabilmemin, bazen de ondan kaçabilmemin yolu. Yazmak olmasaydı, neye dönüşürdüm, bilmiyorum.
Demek Yazar Olmak İstiyorsun
(Çeviri özeti ve bazı satırlarla)
Eğer içinden fışkırarak gelmiyorsa,
her zerresinden,
yazma.
Eğer anneni, karını, sevgilini,
çocuklarını, ya da kim olursa olsun
unutturacak kadar bastırmıyorsa,
yazma.
Saatlerce bilgisayar başında oturuyorsan
kelimeler çıkmazken ağzından ya da beyninden,
yazma.
Eğer yazmak için önce yayınevlerini, ödülleri,
başarıyı ya da parayı düşünüyorsan,
hiç başlama bile.
Ama eğer yapman gerekirse,
eğer içinden durdurulamaz şekilde çıkıyorsa,
bekleme.O zaman yap.
O zaman ve sadece o zaman gerçek bir yazar olursun.
Charles Bukowski şiiri “Demek Yazar Olmak İstiyorsun”ile son bulan kitap, birçok yaşama ayna olacaktır. Bukowski burada “yazar olma arzusu”nu neredeyse kutsal bir zorunlulukla tanımlar. Yazmak; bir seçim değil, bir mecburiyet olmalı der. Dışsal motivasyonlarla (şöhret, para, ödüller, alkışlar) yazıyorsan, bu işin içine hiç girme der. Ama yazmak senin için nefes almak kadar gerekli bir şeyse, zaten başka bir seçeneğin yoktur. Ve o zaman, gerçek yazarsın.
Cevabım:
Evet, gerçek bir yazar olabilirsin — ama bu zamanla belli olur. Yazarlık, sadece yazmakla değil, zamanın yazdıklarına nasıl cevap verdiğiyle de ölçülür. Kitabının, yazdıklarının, fikirlerinin kalıcılığı senin değil, gelecek kuşakların kararıdır. Tıpkı bugün Homeros’a, Dante’ye, Shakespeare’e verdiğimiz değer gibi.
Ancak şu da kesin: Bir metnin samimiyeti, düşünsel derinliği ve yaşama tanıklığı varsa, bir gün mutlaka karşılığını bulur. Belki kısa sürede değil, ama zamanın terazisi bir gün doğruyu tartar.
Ve belki bir gün mirasçılar gerçekten telif haklarıyla ilgilenir, ama bence asıl miras, iyi yazılmış bir cümlede, bir okurun kalbine düşen bir duyguda ya da bir satırda durup düşünmesine sebep olduğun anda başlar.
Bu yüzden, yazmak sana iyi geliyorsa, yazmayı sürdür. Bukowski’nin o şiirini de hatırlayalım:
“Eğer yazmak için doğmadıysan, yazma.”
Senin için yazmak bir ihtiyaçsa, zaten yoldasın
Edebiyatın Yüzeyselleştiği Çağda Yazarlık Üzerine
Günümüz edebiyat dünyasında kaleme alınan pek çok eser, bana geçmişin duayen kalemlerini daha çok aratıyor. Öncelikle, bugün artık “liyakat” kelimesi yalnızca bürokraside değil, edebiyatta da unutulmuş gibi. Kitap yazmak için birikim değil, çoğu zaman yalnızca görünürlük yeterli görülüyor. Üstelik bu yeni kuşak yazarların büyük bir kısmı, esinlendikleri ya da doğrudan alıntıladıkları metinleri kaynak göstermeye dahi gerek duymuyor. Kaynakça bölümleri yok, çünkü çoğu zaman gerçek bir okuma geçmişi de yok. Oysa edebiyat; yüzlerce, binlerce kitabın içinden süzülerek gelen bir iç sesin ürünü olmalı. Bir kütüphane dolusu eser okunmadan, yazar olunamaz. Yazmak, yalnızca yazmak değil; okumak, öğrenmek, karşılaştırmak ve yeniden düşünmektir.
Demek Yazar Olmak İstiyorsun! Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Culicchia, yazarlığı romantize etmek yerine, onun zorluklarını, çelişkilerini ve tutkulu yalnızlığını ortaya koyar. Günümüzde sosyal medyada, “kitap yazmak” bazen bir “kişisel marka” projesi gibi sunulurken, bu eser, yazarlığın içsel yanına dikkat çeker: yazma dürtüsü gerçekten içten mi geliyor, yoksa sadece görünür olmak için mi yazılıyor?
Bu, günümüzde yazarlığın kimler tarafından, ne amaçla ve nasıl yapıldığını sorgulamak için kıymetli bir zemin sağlar.
Yazarın şu sorusu güncelliğini koruyor:
“Gerçek bir yazar olabildim mi? Yazdıklarım bundan on, yüz, bin yıl sonra hala elden ele dolaşacak mı?”
Bugünün “çok satanlar” listelerindeki kitaplar, yarının edebiyat tarihine kalacak mı? Culicchia, okura şunu düşündürtüyor: edebiyat geçicilikle değil, kalıcılıkla sınanır. Bu da hem yazarlar hem de okurlar için zamanın filtresine güvenme çağrısıdır.
Culicchia, festivaller, paneller, ödüller, televizyon programları gibi “yazarın sahneye çıktığı” alanları sorgularken, bu dünyanın bir parçası olmanın gerçek üretimle olan çelişkisini de gözler önüne serer.
Bu yönüyle eser, günümüz kültür endüstrisine eleştirel bir ayna tutar.
Yazarlığa adım atmak isteyen ama yönünü bulmakta zorlananlar için, kitap bir tür “iç hesaplaşma provası” sunar. Gerçekten yazmak isteyen birine, yazarlığın ne kadar sabır, dürüstlük ve yalnızlık gerektirdiğini açıkça gösterir.
Culicchia’nın eseri, yazarlığın günümüzde maruz kaldığı dönüşümleri ifşa etmesiyle ve okuru kendisiyle yüzleştirmesiyle günümüz için çok değerli bir yapıt. Özellikle popülerlik ile derinlik, görünürlük ile üretkenlik, başarı ile anlam arasındaki farkları kavramak isteyen herkes için okunmaya değer.
Giuseppe Culicchia Hayatı ve Kariyeri
Giuseppe Culicchia, 30 Nisan 1965’te İtalya’nın Torino kentinde doğdu. Babası Sicilyalı bir berber, annesi ise Piyemontlu bir işçiydi. Mütevazı bir ailede büyüyen Culicchia, edebiyata erken yaşlarda ilgi duymaya başladı. Edebi kariyerine 1990 yılında, Pier Vittorio Tondelli’nin editörlüğünde yayımlanan Papergang – Under 25 adlı genç yazarlar antolojisinde yer alarak adım attı.
İlk romanı Tutti giù per terra (Herkes Aşağıya, 1994), ona hem büyük bir okur kitlesi kazandırdı hem de Montblanc Edebiyat Ödülü’nü getirdi. Bu eser 1997 yılında sinemaya da uyarlandı. Culicchia’nın yazarlık anlayışı; toplumsal eleştiri, bireysel yabancılaşma ve çağdaş hayatın çelişkileri etrafında şekillenir.
Eserlerinde sıkça gençlik kültürü, toplumsal dönüşüm, kent yaşamı ve bireyin içsel dünyası gibi temaları işler. Il paese delle meraviglie, Brucia la città ve Torino è casa mia gibi romanları, özellikle İtalya’nın kültürel dokusuna dair güçlü gözlemler içerir.
Sadece yazar kimliğiyle değil, aynı zamanda çevirmen ve gazeteci olarak da tanınan Culicchia; Bret Easton Ellis’in American Psycho gibi önemli eserlerini İtalyancaya kazandırmıştır. La Stampa ve Torinosette gibi yayın organlarında köşe yazarlığı yapmış, İtalyan edebiyatına kültürel anlamda da katkı sunmuştur.
2014’te Torino Kitap Fuarı’nın Officina bölümünün yönetimini üstlenen Culicchia, 2021 yılında ise Circolo dei Lettori adlı prestijli edebiyat kurumunun direktörlüğüne getirilmiştir.
Eserleri birçok dile çevrilen Giuseppe Culicchia, çağdaş İtalyan edebiyatının keskin gözlemcisi ve ironik anlatıcısı olarak öne çıkar. Yazarlığı, yalnızca metin üretmek değil, zamanın ve toplumun ruhunu anlamak olarak gören bir edebiyatçıdır.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın