İnsan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz…
— Kehanetler Kitabı
Merhaba
Adı bilinmeyen bir ülkede, dünya kuruldu kurulalı hiç görülmemiş bir olay gerçekleşti. Ölüm, o güne kadar yerine getirdiği görevinden vazgeçer ve hiç kimse ölmez. Bir anda ülkeye dalga dalga yayılan sevinç çok geçmeden yerini hayal kırıklığı ve kaosa bırakır. Ölüm ve ölümsüzlük karşısında insanın şaşkınlığını, çelişkili tepkilerini ve ahlaki çöküşünü, edebi, toplumsal ve felsefi anlamda derinlik bir biçimde işleyen Jose Saramago, geçici olanla ebedi olanı birbirinden ayıran kısa mesafenin meseli sayılacak, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, Jose Saramago başladığı gibi bitiriyor…
Ertesi gün hiç kimse ölmedi. Bu olay, yaşamın temel kurallarına taban tabana zıt olduğundan, insanların ruhlarında büyük bir huzursuzluğa neden olmuş, her açıdan etkilemişti, zira dünya tarihinin kırk ciltlik külliyatında göstermelik için bile olsa böylesi bir duruma rastlanmıyordu; bütün gün geçtiğinde, gündüzüyle gecesiyle, sabahıyla akşamıyla, yirmi dört saat boyunca, ne hastalıktan, ne ölümcül bir kaza sonucunda, ne de sonuna kadar götürülmüş bir intiharın neticesinde hiçbir şekilde hiç kimsenin ölmediği görülüyor, hiç kelimesi durumu özetliyordu. Tatil dönemlerinde son derece yaygın olan ve alkol duvarının aşılmasıyla neşeli sorumsuzluk halinin birbirleriyle yarışarak, karayollarında kimin ölüme daha çabuk ulaşacağına karar verdikleri o bildik otomobil kazalarından birinde bile hiç kimse ölmemişti. Yılbaşı ardında o alışılageldik ölümler serisini bırakmadan geçmişti, yaşlı ve huysuz atropos makasını bir günlüğüne bırakmış gibi görünüyordu. Buna karşın kan dökülmüştü, hem de azımsanamayacak miktarda. Şaşkın, kafaları karışık, dehşet içinde, kalkan midelerini zorla bastıran itfaiyeciler, paramparça araba enkazı içinden acınacak hale gelmiş insan vücutları çıkartıyorlardı, ki bu insanlar, matematiksel bir mantıkla incelendiğinde ölmüş, hem de iyice ölmüş olmalıydılar, buna karşın yaralarının ağırlığına ve aldıkları şiddetli darbelere rağmen yaşamakta direniyor ve ambulansların iç paralayıcı siren sesleri içinde hastanelere naklediliyorlardı. Bu insanların hiçbiri yolda ölmeyecekti ve tamamı, tıbbın en kötümser beklentilerini boşa çıkaracaklardı. Bu zavallının iyileşmesi mümkün değil, onu ameliyat ederek vakit kaybetmeye gerek yok, diyordu cerrah yüzüne maskeyi takmakta olan hemşireye. Gerçekten de bir önceki gün bu talihsizin kurtulmasına belki de imkân olmayacaktı, ancak son derece açık bir şey vardı, kurban bugün ölmeyi reddediyordu. Burada olanlar bütün ülkede de aynen yaşanıyordu. Yılın son gününün gece yarısına kadar kurallara harfiyen uyarak ölümü kabul eden kişiler vardı; son derece yalın bir şekilde, konunun temeline inerek durumu, hayat bitti, şeklinde ifade edenler olsun, o son dakika geldiğinde durumu, daha mütevazı ya da gösterişli, binbir şekilde ifade edenler olsun, hepsi için bu böyleydi. Söz konusu olan kişi itibarıyla tüm diğer vakalardan farklı olan ise son derece saygın bir ihtiyar olan ana kraliçeydi. O otuz bir aralık gününün yirmi üçüncü saatinin elli dokuzuncu dakikasında hiç kimse bu soylu hanımefendinin yaşamı için iddiaya girmez, böyle bir iddia uğruna ortaya yanık bir kibrit çöpü bile koymazdı. Tüm ümitler yitirilmiş, doktorlar kesin kanıtlar karşısında boyunlarını bükmüşler, kraliyet ailesi, unvan sırasıyla hasta yatağının etrafına dizilmiş, tevekkül içinde kraliçenin son nefesini vermesini bekliyorlardı, ana kraliçenin dudaklarından dökülecek, sevgili torunları prens ve prenseslerin ruhsal gelişimlerine yönelik yapıcı bir kelam ya da tebaanın gelecek nesillerinin nankör hafızalarına yönelik güzel bir yuvarlak cümle beklentisi içindeydiler. Ama sonra hiçbir şey olmadı, zaman adeta durmuş gibiydi. Ana kraliçe ne düzeldi ne ağırlaştı, kırılgan bedeni boşlukta asılı kalmış gibi yaşamın kıyısında sallanıyordu ve her an öbür tarafa düşecek gibiydi, ancak yaşamı bu tarafa, ölümün, kendine özgü, kim bilir ne tür bir kaprisle ördüğü, incecik bir iplikle bağlıydı. Artık ertesi gündeyiz ve anlamın başında belirtildiği üzere o gün hiç kimse ölmeyecekti.
Yeni yıl girdikten sonra, hatta daha kesin bir dille ifade etmek gerekirse içinde bulunduğumuz bir ocak gününün sıfırıncı saatinden itibaren, tüm ülkede herhangi bir ölüm vakası kaydedilmediğine dair dedikodular dolaşmaya başladığında, akşamüzeri olmuştu bile. Dedikoduların temelinde ana kraliçenin kalan azıcık yaşamından vazgeçmemek için ortaya koyduğu şaşırtıcı direnişin bulunduğu düşünülebilirdi. Ancak durum pek öyle değildi, sarayın basın müşavirliği tarafından iletişim organlarına dağıtılan ve kelimeleri özenle seçilen, olağan tıbbi açıklamaya göre, soylu hastanın durumunda gece boyunca yalnızca gözle görülür bir iyileşme kaydedilmekle kalınmamış, sağlık durumunun tamamen normale dönmesinin mümkün olabileceğini gösteren bazı gelişmeler bile yaşanmıştı. Dedikodu ilk bakışta, abartılı merasim ve cenaze haberlerine meraklı bir haber ajansından kaynaklanıyor gibi görünüyordu, Görünüşe bakılırsa kimse yılın ilk günü ölmeye niyetli değil, hastanelerde de durum farklı değildi. Yirmi yedinci yataktaki adam da ne ölüyor ne kalıyor, trafik polisinin sözcüsü de benzer ifadeler kullanıyordu. Bu kadar çok trafik kazası meydana gelmiş olmasına karşın tek bir kişinin dahi ölmemiş olması çok esrarengiz bir durum. Gerçek kaynağı hiçbir zaman ortaya çıkarılamamış olan -gerçi daha sonra olacaklara bakıldığında bunun hiçbir önemi yoktu- dedikodu çabucak gazetelere, radyolara, televizyona ulaştı ve bir anda yönetmenlerin yardımcılarının, haber müdürlerinin, yani dünya tarihinin önemli olaylarının kokusunu çok uzaktan almak için yetiştirilen ve işlerine geldiğinde bunları daha da büyütmek için gerekli donanıma sahip insanların dikkatini çekti. Birkaç dakika içinde onlarca muhabir sokaklara çıkmış, önlerinden geçen her canlıya soru sormaya başlamışlar, aynı anda haber merkezlerinin hummalı ortamlarındaki telefonlar da çılgınca titreşimlerle hareketlenmişti. Hastaneler, kızılhaç, morg, cenaze levazımatçıları, polis, hepsi arandı, tabii gizli polisin arananların dışında kalması anlaşılabilir bir durumdu ve hep aynı veciz sözleri içeren cevaplar alındı, Hiç ölen yok…
Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatmak amaçlı. José Saramago, Portekiz’in Lizbon kentinin kuzeyindeki küçük bir köy olan Azinhaga’da (Ribatejo) doğdu. Yoksul bir köylü ailenin oğlu olarak büyüdü. Ailesiyle birlikte taşındığı Lizbon’da öğrenim gördü. Öğrenimi sırasında kırsal kesimde çalıştı. Ekonomik sorunları nedeniyle okulu bıraktı. Makinistlik eğitimi aldı. Teknik ressamlıktan redaktörlüğe, editörlüğe ve çevirmenliğe kadar birçok işte çalıştı. Daha sonra bir yayınevinde, yayın hazırlığı ve üretim departmanında görev yaptı. Diario ve Lisboa gazetelerinde kültür editörü olarak çalıştı. Siyasi yorumlar yazdı. Portekiz Yazarlar Birliği’nin yönetim kurulunda görev üstlendi. 1976’dan sonra kendini tümüyle kitaplarına verdi. 1993’te Kanarya Adaları’ndaki Lanzarote adasına yerleşti. Pilar del Rio ile evlendi.
İlk romanı Günah Ülkesi (Terra do Pecado) 1947’de yayımlandı. 1995 yılında kaleme aldığı Körlük adlı romanıyla birlikte geniş kitlelerce tanındı, büyük bir başarı yakaladı. Yazarın romanları ve denemelerinin yanı sıra iki şiir kitabı ve oyun kitapları da vardır. José Saramago, 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmaya layık görüldü. Yazarın anlatma biçimi gayet dikkate değerdir ve öğüt niteliğindedir. Kitaplarındaki düz yazılarında, kendine özgü bir yazım stili vardır: Diyalogları düz yazı biçiminde yazar ve noktalama işareti olarak nokta ve virgülden başkasını kullanmaz. Anlatım dili de oldukça muzip, sade ve akıcıdır. Bunlar da, okuyucuyu yazara bağlayan diğer etkenlerdir.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…



Yorum bırakın