Buda, Karen Armstrong

“Upanişadlar Acının Ana Sebebinin Cehalet Olduğunu Öğretmişti; Arayıştaki Bir Kişi Gerçek Ve Mutlak Özbenliğine (Atman) Dair Derin Bir Bilgiye Ulaştığında, Acıyı Akut Bir Şekilde Deneyimlemeyecek, Nihai Kurtuluşun Bildirimlerine Sahip Olacaktı. Ama Magadha, Kosala Ve Ganj Ovası’nın Doğusundaki Diğer Cumhuriyetlerin Keşişleri Uygulanabilirlikle Daha Ilgiliydi. Cehaleti “Dukkha” Nın Ana Sebebi Olarak Görmüyor, Asıl Suçlunun Istek (Tanha) Olduğunu Düşünüyorlardı.”

“İnsanlar ancak acının kaçınılmaz gerçekliğinin farkına vardıklarında tamamen insan olmaya başlarlar.”

Merhaba

Buda, Sokrates, Konfüçyüs ve Lao Tzu gibi zamanının dini düşüncelerini tamamen değiştiren ve yeni bir yaşam anlayışı getiren insanlardan biridir.

Buda, varoluşun en temelinde yazılı olan bir gerçeğe uyandığına inanıyordu. Bu bir dhamma‘ydı. Bu çok kapsamlı yan anlamları olan bir kelimeydi ama özünde tanrılar, insanlar ve aynı şekilde hayvanlar için temel bir yaşam yasasını işaret ediyordu. Gotama bu gerçeği keşfederek aydınlanmış, derin bir içsel dönüşüm deneyimlemiş, hayat acılarının ortasında huzur ve bağışıklık kazanmıştı. Böylece bir Buda, yani Aydınlanmış ya da Uyanmış kişi olmuştu. Bu yöntemi izleyen öğrencilerinden herhangi biride aynı aydınlanmaya ulaşabilirdi.

Budist yazıtları bu ruha sadık kalarak bize Gotama’nın hayatı ve kişiliğiyle ilgili az bilgi verir. Tarihsel olarak geçerli sayılabilecek çok az bilgiye sahip olduğumuz için modern kriterleri karşılayacak bir Buda biyografisi yazmak son derece zordur. Budizim adı verilen bir dinin var olduğuna dair ilk dış kanıtlar M.Ö. 269’dan 232’ye kadar Kuzey Hindistan’daki Maurya Hanedanlığı’nı yöneten Kral Aşoka’nın yaptırdığı yazıtlardan gelir.

Buda, her zaman öğretisinin tamamen kendi deneyimine dayalı olduğunu ifade etmişti. Diğer insanların görüşleri üzerine çalışmamış ya da soyut bir teori geliştirmemiştir. Kendi hayat hikayesinden yola çıkarak bazı sonuçlara varmıştı.

Buda; tıpkı İsa ile Muhammed peygamberler ve Sokrates gibi, kadın ve erkeklere dünyanın, dünyadaki acıların ve mefaat peşinde koşmanın ötesine nasıl geçileceğini, mutlak bir değerin nasıl keşfedileceğini öğretiyordu. Hepsi insanları kendileriyle ilgili daha farkında hale getirmeye çalışıyor, tam potansiyellerine uyanmaları için çaba gösteriyordu.

Budist gelenek bu şekilde aydınlanmış 25 insan olduğunu söyler; mevcut tarihi çağdan sonra bu temel gerçeğe dair bilgi solup gittiğinde Metteyya isimli yeni bir Buda’nın dünyaya geleceğini ve aynı hayat döngüsünden geçeceğini iddia eder.

İnsanlar Buda’nın acı çeken insanlar için oluşturduğu perhize uyduklarında, Buda’ya “sığındıklarını” söylüyorlardı. O gürültülü egotizmin şiddet dolu dünyasında bir huzur limanıydı.

Gotama, “kapıları ardına dek açık”, “parlak bir kabuk kadar tam ve saf” bir varoluşun özlemini duyuyordu.

Keşişlerin bazıları fani şeylere duyulan bu tarz tutku ve isteği ruhu aşağı çekerek evrenin doruklarına çıkmasını engelleyen bir toz tanesine benzetiyordu. Siddhatta’nın evini tozlu olarak tanımlarken kastettiği şey bu olabilirdi.

Gotama, varoluşun karmaşıklığının bir çözümü olduğuna ve bu çözümü bulabileceğine inanıyordu.

Böylece kendini şuna inandırdı: Eğer hayatlarımızda “doğum, yaşlılık, ölüm, keder ve yozlaşma” vars, bu acı verici durumların olumlu karşılıkları da olmalıydı; dolayısıyla başka bir varoluş şekli olmalıydı ve Gotama bunu bulmaya kararlıydı. Bu esaretin dışında; doğmayan, yaşlanmayan, ölümsüz, kedersiz, yozlaşmayan, üstün bir özgürlük arayışıyla yola çıktı. Bu tam tatmin haline Nibbana (dışarıya üflemek) adını verdi.

Neden sadece Çinliler, İranlılar, Hintler, Yahudiler ve Yunanlar bu yeni ufukları deneyimlediler?

Neden sadece onlar bu aydınlanma ve kurtuluş arayışını benimsediler?

Babilliler ve Mısırlılar da büyük medeniyetler yarattılar ama bu noktada eksensel bir ideologi geliştirmediler ve sadece daha sonraları yeni inançlara: orjinal eksensel etkilerin yeniden ifadesi olan İslamiyet’e ya da Hıristiyanlığa dahil oldular. Ama eksen ülkelerde, birkaç kişi yeni olasılıkları duyumsadı ve eski geleneklerle ilişkisini koparttı. Bu kişiler varlıklarının en derinlerinde değişim aradılar, ruhsal hayatlarındaki büyük içselliğin peşine düştüler, olağan koşul ve kategorilerin ötesine geçen bir gerçeklikle bir olmaya çalıştılar. Bu önemli dönemden sonra şu his yaygınlaştı; Kişinin tamamen kendisi olabilmesi için kendi sınırlarının ötesine geçmesi gerekir.

Yoga egzersizlerinin Hindistan’da ilk ne zaman geliştirildiği ni tam olarak bilmiyoruz. Alt kıtada bazı yoga formalarının Aryan kabilelerinin istilasından önce uygulanmış olabileceğine dair kanıtlar var. M. Ö. ikinci milenyuma tarihlenen ve insanların yoga pozisyonunu andıran şekilde oturduğunu gösteren mühürler bulunmuş durumda.

“Yoga” kelimesi “bağlamak” ya da “bir araya bağlamak” anlamındaki “yuj” fiilinden gelir. Yoganın amacı yoginin zihnini Özbenliğiyle birleştirmek, zihnin tüm güç ve dürtülerini bağlamak, böylece bilincin normalde insanlar için imkansız olan birleşik bir hale gelmesini sağlamaktı.

Freud ve Jung modern psikanalizi geliştirmeden çok önce, Hindistan’ın yogileri bilinçaltını keşfetmiş ve bu konuda bir dereceye kadar ustalaşmayı öğrenmişlerdi. Yoga eksen Çağı inancıyla; insanları kendileriyle ilgili daha bilinçli hale getirme ve belirsizlik içinde sezilenleri gün yüzüne çıkarma girişimiyle derin bir şekilde uyumluydu.

Yogi bilinçaltının kontrolüne ulaşmak için normal dünyayla tüm bağlarını koparmak zorundaydı. Önce, her keşiş gibi, toplumu ardında bırakarak “çıkış” yapması gerekiyordu. Ardından onu adım adım sıradan davranış şablonlarının ve zihinsel alışkanlıklarının ötesine götürecek sert bir perhizden geçmeliydi. Deyim yerindeyse eski benliğini ölüme yatırmalıydı. Bu şekilde tamamen farklı bir varlık biçimi olan gerçek özbenliğinin uyanacağı umuluyordu.

Kanserden muztarif olan kişiler bazen yogilerin ruhsal coşkunluğa erişmek için kullandığı görselleştirme tekniklerinden faydalanırlar. Hastalıklı hücreleri hayal etmeye ve hastalığın ilerleyişiyle mücadele etmek için bilinçaltı güçleri uyarmaya çalışırlar.

Modern araştırmacılar meditasyon esnasında bir yoginin kalp atışlarının yavaşladığını, beyin ritimlerinin farklı bir yola girdiğini söylerler ve yoginin nörolojik olarak çevresinden kopuk, derin düşüncenin amacına son derece hassas hale geldiğini ifade ederler.

Gotama’nın yoga yöntemleriyle bir sorunu yoktu ve yogayı hayatının geri kalanı boyunca kullanacaktı. Ama ustasının meditatif deneyiminin yorumunu kabul edemezdi. Bu noktada tüm dini kariyerini betimleyecek doktrinler konusunda şüphecilik sergiledi. Bu deneyimi kendisi için ürettiğini iyi bilirken “hiçlik” hali nasıl koşulsuz ve yaratılmamış Özbenlik olabilirdi?

Bilinçli farkındalığın ve yararlı ruh halleri geliştirmenin etkileri zaman alır. Gotama bunun en az yedi sene alacağını bizzat söylemiş, yeni benliğin uzun bir zaman içinde geliştiğini vurgulamış ve öğrencilerini şu şekilde uyarmıştı ” Nasıl ki okyanuslar yavaş yavaş eski haline geri dönüyorsa; bu yöntem, eğitim, disiplin ve uygulama da etkisini nihai gerçeğe dair ani bir algı söz konusu olmadan yavaş yavaş gösterir.”

Karen Armstrong, dinler tarihi üzerine dünyanın önde gelen otoritelerinden ve yorumcularındandır.

Buda, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle, okuyunuz…

Ben’i Sorgula
Kategoriler
%d blogcu bunu beğendi: