Kelimeler Şehri

Alberto Manguel, Massey Konferansı sunumunun kitaplaştırıldığı Kelimeler Şehri‘nde, dünya üzerinde bir arada yaşamamızın nasıl mümkün olacağını sorguluyor ve toplumlar arasındaki giderek artan tahammülsüzlüğe edebiyat cephesinden yaklaşarak, sorusunun cevabını toplum mühendisleri yerine yazarlar, şairler, sanatçılar ve “hikayelerin” verebileceğini söylüyor. Hikayeler insanlığın ortak değerleridir ve dil, din, ırk ayrımlarından etkilenmeden insani bir paydada birleştirirler. Manguel’e göre, insanlık hallerini daha iyi kavramanın yolu, Gılgamış’tan Don Quijote’ye, Babil Kulesin’den HAL’in dijital ekranına, bütün insanlığa mal olan kült hikayelerle efsaneleri araştırmakta yatıyor.

Dil bizim ortak paydamızdır.

Yirminci yüzyılın en büyük romancılarından Alfred Döblin’e bir röportajda neden yazdığı sorulunca, Döblin, bu soruyu kendine sormayı reddettiği yanıtını verir. “Bitmiş kitap beni ilgilendirmez” der ancak yazılmakta olan, “sıradaki kitap beni ilgilendirir”. Döblin için yazmak, şimdinin eleğinden geçerek geleceğe süzülen bir eylemdir; kelimelerin anbean oluşmakta olan gerçekliği biçimlendirmesine ve isimlendirmesine izin veren dilin daimi akışıdır.

Dil aracılığıyla canlandırılan bu dünya gerçekliği, paleontologlardan öğrendiğimize göre, bilincimize ilk olarak büyülü bir biçimde maddesel olarak dahil olmuştu; Başlangıçta kelimeler yalnızca zamanda değil, uzamda yer kaplıyor gibi görünmüştü bizlere; tıpkı su ya da bulut gibi. Amerikalı psikolog Julian Jaynes, dilin gelişiminden çok sonraları, yazı bundan takriben beş bin yıl önce icat edildiğinde, yazılı işaretleri çözümlemenin insan beyninde duyumsal bir metin algısı ürettiğini, böylelikle okunan kelimelerin bilincimize maddi varlıklar olarak sızdığını öne sürdü. Jaynes’e göre, “dolayısıyla MÖ üçüncü binyıllarda okuma eylemi, bizim algımızdaki heceleri okumaktan ibaret olan görsel okumadan ziyade, resim sembollerine bakarak konuşmayı sanrılamak, yani çiviyazısını işitmek olabilir.” Dil, bir zamanlar bildiğimiz üzere, yalnızca isimlendirmekle kalmaz, aynı zamanda gerçekliği var eder; Dil kelimeler ve gerçekte olup bitenlerin anlatımları, yani hikayeler vasıtasıyla gerçekleştirilen bir canlandırma edimidir.

Hikayeler, Döblin’e göre, dünya deneyimimizi, kendimizi ve başkalarını kaydetme yöntemimizdir.

Okumak belleğin bir işlevidir; okuduğumuz hikayeler, başkalarının geçmiş deneyimlerinden, kendi başımızdan geçmişçesine tat alabilmemize olanak sağlar.

Belli koşullar altında, hikayeler bize yardımcı olabilirler. Kimi zaman bizi iyileştirebilir, aydınlatabilir ve yol gösterebilirler. Her şeyden önce, bize halimizi hatırlatabilir, şeylerin yüzeysel suretini yarıp geçebilir ve altında yatan akımların ve derinliklerin farkına varmamızı sağlayabilir. Hikayeler bilincimizi besleyebilir ve dolayısıyla kim olduğumuzu değilse bile en azından olduğumuzu bilme yetisine, bir başkasının sesiyle yüzleşmenin getirdiği temel bir farkındalığa yol açabilirler. Var olduğumuzu bilmek için, algıladığımız ve bizi algılayan başkaları olduğunu bilmemiz gerekir. Hikaye anlatıcılığı, bu çift taraflı algılama görevi için en uygun yöntemlerden biridir.

Hikayeler kurgulamak, hikayeler anlatmak, hikayeleri yazıya dökmek, hikayeler okumak; Birbirlerini tamamlayan bu sanatların her biri, gerçeklik algımızı kelimeler aracılığıyla ifade edebilmemizi sağlar ve temsili öğrenme bellek aktarımı, açıklama ya da uyarlama işlevlerini yerine getirebilir. Kadim Anglosakson dilinde, şair için kullanılan kelime fail‘dir [maker]; bu ifade, kelimeleri örmenin anlamını cismani dünyayı inşa etme anlamıyla harmanlar. Tanım kökenlerini Kitabı Mukaddes’ten alır.

Kelimeler bize sadece gerçekliği bağışlamakla kalmaz, bizim için gerçekliği savunabilirler de.

Failler nesneleri biçimlendirerek var eder, onlara içsel kimliklerini bahşederler. Atölyelerinin bir köşesinden dingin ama insanlığın geri kalanının eğilimleriyle birlikte sürüklenir halde, failler, daimi koğuşları ve değişimleriyle dünyayı geri yansıtarak toplumlarımızın değişken biçimlerine ayna tutarlar, “Biz Kimiz?” sorusunu tekrar tekrar yöneltmek suretiyle ve sorunun kendi kelimeleri aracılığıyla bir yanıtın hayaletini takdim ederek, Nikaragualı şair Ruben Dario’nun “ilahi yıldırımsavarlar” dediği şeye dönüşürler.

Gılgamış Tabletleri S34

Gılgamış Destanı hem bir adamın, hem de bir şehrin hikayesidir. Kral Gılgamış’ın kim olduğunu öğrenme serüvenini ve Uruk’un muazzam bir şehirken, aynı zamanda adil bir yere dönüşmesini anlatır. Destan, okura bir uyarıda bulunarak başlar ve yüzyılları aşarak, öğrenmenin sorumluluğunu bize teslim eder. Sen ve ben , der şair okura, Uruk şehrine girmeli ve şehrin temelinde, Gılgamış’ın hikayesinin yazılı olduğu gök mavisi tabletleri saklayan bakır kutunun peşine düşmeliyiz. Bu, bugün bildiğimiz kadarıyla, edebiyat tarihinin ilk “kitap içinde kitap” örneğidir. Tüm hikayeler burada başlar…

Kütüphanemi Toplarken

Manguel, bürokratik bir pürüz yüzünden uzun yıllardır yaşadığı Fransa’dan ayrılmak zorunda kaldığında, 35 bin kitabını sığdırabildiği kütüphanesinden de ayrılmak zorunda kaldı. Kitapların ayıklanma, kolilere doldurulma ve nakil süreci, çoğunu belki de bir daha görememe ihtimali, gitgide boşalan raflar ona bu kısa ağıtı esinletir.

“En son kütüphanem Fransa’da Loire Vadisi’nin güneyinde yer alan ve on haneden daha azını barındıran sessiz sakin bir köyde eski, taştan yapılmış bir papaz eviydi. Hayat arkadaşımın ve benim o mekanı seçme sebebimiz evin kendisinin yanında yüzyıllar öncesinde kısmen yıkılmış olan ve o sırada otuz beş bin kitaptan oluşan kütüphaneme ev sahipliği yapacak genişlikte bir ahır binasının bulunmasıydı. Kitaplar yerini bulur bulmaz ben de kendi yerimi bulurum diye düşünmüştüm. Yanıldığım zamanla ortaya çıkacaktı.”

“Kütüphanemin düzenini kendi gereksinimlerime ve önyargılarıma göre oluşturmuştum. Benimkisi, bir halk kütüphanesinden tamamıyla farklı olarak, başka okurların anlayabileceği ya da paylaşabileceği hiçbir kod talep etmezdi. Coğrafyası bir tür deli dolu mantığın hükmü altındaydı. Kütüphanemin başlıca bölümleri kitapların yazılmış oldukları dillere göre belirlenmişti: Başka bir deyişle, janr ayrımı yapılmaksızın, aslen İspanyolca ya da Fransızca, İngilizce ya da Arapça ( bu ikinci , konuşamadığım yahut okuyamadığım bir dildir) yazılmış olan bütün kitaplar rafın üzerinde bir arada dururlardı. Gelgelelim, kendime çok sayıda istisna yaratma hakkını tanımıştım. Kitabın tarihi, Kutsal Kitap tefsirleri, Faust efsanesi, Rönesans edebiyatı ve felsefesi, Ortaçağ hayvan kitapları, gibi bazı konuların ayrı bölümleri vardı. Birtakım yazarlar ve bir takım janrlar ayrıcalıklıydılar; Koleksiyonumda binlerce dedektif romanı pek az casus öyküsü, Aristotales’ten daha çok Platon bulunurdu; zola’nın külliyatına sahiptim ve Maupassant’ın hemen hemen hiçbir eseri elimde yoktu; John Hawkens ile Cynhia Ozick’in tüm eserleri mevcuttu, fakat New York Times çok satanlar listesindeki yazarlardan neredeyse hiçbiri yoktu. Günün birinde olur da kötü olduğunu düşündüğüm bir kitap örneğine ihtiyaç duyarım düşüncesiyle elimden çıkarmadığım onlarca kötü kitap vardı raflarımda. Balzac, Kuzen Pons‘ta bu saplantılı davranış için haklı bir gerekçe ortaya koymuştur: “Saplantı fikir mertebesine çıkmış olan bir hazdır.”

“Kütüphanem benim için hem dört yandan varlığımı kuşatıp içine hapseden hem de bana ayna tutan son derece mahrem bir alandı.”

Kütüphanemi toplarken okuru kütüphanelerin tarihi, sözcükler, sözlük yazarları, rüyalar ve anılar hakkında hoş anekdotlar, sıra dışı düşünceler ve çağrışımlar arasından renkli bir yolculuğa çıkarıyor.

Okuma Günlüğü

Yazar, editör, çevirmen ve “profesyonel okur” Alberto Manguel, güncelliğini yitirdiği düşünülen edebiyat eserlerinin bile yaşamımıza ışık tutabileceği düşüncesinden yola çıkarak, en sevdiği kitapları yeniden ziyaret ediyor. Bir yıl boyunca her ay başka bir kitabın rehberliğinde yaşıyor. Sonuçta ortaya çıkan “Okuma Günlüğü” her kitap kurdunun keyifle okuyacağı edebi düşünceler, metin incelemeleri ve gezi yazılarının iç içe geçtiği zarif bir anlatı.

Kitaplar vardır, bir sayfadan öbürüne geçerken unutarak keyifle gözden geçiririz; bazılarını, hemfikir olmaya ya da karşı çıkmaya kalkışmadan saygıyla okuruz; bazıları yalnızca bilgi sunar bize, yorum beklemez bizden; yine bazılarını, nicedir, nasıl büyük bir aşkla sevdiğimiz için, sözcüğü sözcüğüne tekrarlayabiliriz; çünkü tam anlamıyla ezberimizdedirler.

Okumak sohbet etmektir. Deliler, zihinlerinin bir köşesinde yankılandığını işittikleri hayali diyaloglarla uğraşırlar; okurlarsa, bir sayfa üzerindeki sözcüklerin sessizce harekete geçirdiği benzer bir diyalogla. Genellikle okurun yanıtı kaydedilmez, ama okurun çoğu kez bir kalem alıp metnin kenarına cevaplar yazma gereksinimi duyar. Bazen en sevdiğimiz kitaplara da eklenen bu yorum , bu açıklama, bu yankı genişler ve metni bir başka zamana, bir başka yaşantıya taşır; bir kitabın bizimle konuştuğu ve bizi (okurların) var olmaya zorladığı yanılsamasına gerçeklik katar.

Okumak, rahat, tek başına gerçekleştirilen, yavaş ve duygusal bir görevdir. Bir zamanlar yazmada da vardı bu niteliklerden bazıları. Fakat son zamanlarda yazarlık uğraşı, eski gezgin satıcıların, repertuvar aktörlerinin uğraşlarına benzer nitelikler edindi; yazarlar, tuvalet fırçaları ya da ansiklopedi setleri yerine kendi kitaplarının özelliklerini övecek bir gecelik gösteriler yapmak üzere uzak yerlere çağrılıyorlar. Daha çok bu görevlerden dolayı, okuma yılım boyunca çok farklı kentlere yolculuk eder halde buldum kendimi, ama her defasında, yuvama dönmeyi kitaplarımın bulunduğu ve işimi yaptığım, Fransa’nın ufak bir köyündeki evimde olmayı istedim.

Manguel’in seçtiği on iki kitaplık liste, Türkçede’de yayınlanmış, çok sevilen eserlerden sizlerin keşfini bekliyor.

Kelimeler Şehri, Kütüphanemi Toplarken, Okuma Günlüğü, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

%d blogcu bunu beğendi: