“Şu hakiki soru ortaya çıkıyor: “Bu türden sonlu bir varlık nasıl oluyor da nihayet bilgiye, akla, hakikate ulaşıyor?”

— Martin Heidegger

Merhaba

Bu kitapta karşınıza çıkan bir zamanların en etkili düşünürleri  arasındaki tartışma, bugün felsefenin gündemine yabancı neredeyse. O hâlde bu tarihsel olayı anlatmak ne işe yarar? Hatta daha genel olarak, tarihin yararı nedir? Doğrusu, büyük tarihçilerin tevazusu karşısında bu soruya yanıt aramak güçleşiyor. Eğer pek bir işe yaramıyorsa, öyleyse tarih karşısında çoğunlukla aldanırız.

Schopenhauer bir yerde, çok okumanın zararlarından söz ederken, bizden öncekilerin düşüncelerimizi tahrif etmeleri tehlikesine karşı bizi uyanık olmaya çağırmıyor mudur? Bunun gibi, tarih öğrenmek de, bilhassa öyle ya da böyle felsefece düşünenleri bağımsız düşünme gücünden düşürmez mi? Çünkü geçmişle diyalog halindeki kişinin düşüncelerine belli belirsiz yerleşir bu geçmiş. Bu açıdan düşünmek, ölmüşlere ait olanı bazen ‘benim’ sanmaktır, ama bunun pek farkında değilizdir. Bu, tarihle diyaloğu sürdürmenin sıra dışı tehlikelerine örnektir. Peki, bu türden bir tehditten korunmanın yolu şimdinin içinde siper kazmak mı olmalıdır? Geçmişle tüm bağları atmak mıdır özgün olabilmenin yolu?

Tarihin aldatıcı ya da manipülatif olduğu, hatta gelip düşüncelerimizin ortasına yerleşerek bize ait olanı kendisindekilerle değiş-tokuş ettiği hissi, bizim sonsuz akışımızda engel olunamaz yankılanışına kulaklarımızı tıkamamızdandır. Geçmiş, şimdinin akışında yankılanır. Yalnızca biz bazen duymakta zorlanırız. Onun bizi aldattığını iddia ettiğimiz anlar, çoğunlukla bu türden zamanlardır. Sözgelimi bin dokuz yüzlerin hemen başında Avrupa’nın savaşa sürüklendiğini kavrayan burjuva aydının şaşkınlığı tarihin karşısında aldanmış olmasından değil, onun sesine kulak vermeyişindendir. Tarih bu oralı olmayışta işlevini yerine getiremez. Öyleyse onu anlatmak yetmez yalnızca, düşüncelerimizde yankılanmasına izin vermek gerekir. Kitap, böyle bir izni talep ediyor yalnızca.

Günümüz dünyasının hızla savaşa sürüklendiği bir zamanda buna benzer bir kulak vermeyişlik yok mu? Gazze’de yaşananlar, hangi seçim coşkusu karşılık verebilecek bu soykırıma. Öylesine ihtiyaç var ki yoksun kaldığımız “insan olmak” kavramına… Hakikate ihtiyaç her geçen gün artıyor bu sessiz çığlıklar karşısında…

Neden insan nedenleri sorar, ayrıca neden sormak zorundadır?

İnsan Nedir?

Sorusunun cevabını bulma gayretiyle okuduğum kitaplardan biri daha. Bu kitap 1929 baharında Heidegger ve Cassirer arasındaki tartışmanın ürünüdür. Bir zamanlar verem hastalarının iyileşmek için ziyaret ettiği Davos, birçok önemli kültür ve bilim insanının yer aldığı konferans dizilerine tanıklık etti.

Davos Sözcüğünün Çağrışımı

Davos sözcüğünün bugün pek çok çağrışımı vardır. Kimileri için bu sözcük, Dünya Ekonomik Forumu‘nda bir araya gelenlere ev sahipliği yapan küçük bir İsviçre kasabasına işaret ediyor; kimileri içinse, kış sporlarına elverişli kayak pistlerini akla getiriyor. Fakat geçmişte Davos, astım, tüberküloz ve bazı dermatolojik hastalıklara karşı uygun bir tedavi sunan sanatoryumlarıyla bir kür merkezi olarak biliniyordu. Davos’un denizden 1560 metre yüksekte, İsviçre Alpleri ile çepeçevre sarılmış Davosersee kenarındaki doğal konumu nedeniyle, Avrupa kıtasının herhangi bir yerinde olabileceğinden daha kuru olan havası özellikle alerjik rahatsızlıkların doğal yoldan tedavisi için pek çok tanınmış ismi de kendine çekiyordu. Arthur Conan Doyle, Robert Louis Stevenson, Aby Warburg gibi, dönemin iyi bilinen yazarları ve kimi ünlü ressamlar, şairler Davos’ta bir dönem şifa aramışlar veya kayak tatili için bulunmuşlardı. Hatta Thomas Mann, Büyülü Dağ’ı 1912’de eşi Katya’nın tüberkülozu için Davos’ta bulunduğu sırada yazmaya karar vermişti.

Davos’un rağbet gördüğü bu yıllarda Avrupa’da dünya görüşsel bölünmeler çoktandır başlamıştı. Bunlar bir süre sonra I. Dünya Savaşı’na yol açtı. Savaşı izleyen yıllarda Avrupa Nasyonal Sosyalizme giderek güç kazandıran bir krizin içine girdi. İki savaş arasında sonuçları fiilî olarak Avrupa’yı saran krizi hazırlayan koşullar 19. yüzyılın sonunda belirmeye başlamıştı. Avrupa’nın geri dönülmez bir yola girdiğini görenler kâğıda kaleme sarıldılar. 1918’de baskıdan çıkan iki eser, Oswald Spengler’in Batının Çöküşü (Der Untergang des Abendlandes) ve Thomas Mann’ın Bir Apolitiğin Mütalaaları (Betrachtungen eines Unpolitischen) bunların en bilinenleridir. Bu kriz, yalnızca ekonomik ya da politik değil, kültürün hemen her alanında kendini gösteren bir krizdi; tarihte, teolojide, fizikte, biyolojide krizin yansımaları hissediliyordu. Edmund Husserl son kitabında onu ‘Avrupa insanlığının krizi’ olarak tanımladı; Paul Valery ‘zihnin krizi’, Georg Simmel ise ‘kültür krizi’ olarak gördü. Temelde krizin nedeni, zihin ile yaşam arasındaki koordinasyonun kopmuş olmasıydı; bir başka deyişle, teorik bilgi ile dünya görüşü, düşünce ile kültür, fizik ile tarih arasındaki bağın çözülmesi. Çözülmenin sorumlusu pek çokları için Yeni Kantçı felsefeydi, kimileri içinse Yeni Hegelciler. Yaşamın birliğinin bozuluşunun dayanılmazlığı, entelektüel platformlarda ona çare arayışlarına neden oluyordu. işte ilki 1928’de gerçekleşen Davos kongreleri, Fransız ve Alman aydınların bir çare aramak üzere yaptıkları işbirliğinin ürünüdür. I. Dünya Savaşı’yla bozulan iki ülke arasındaki ilişkilerin böylece yumuşatılabileceği ve Almanların Avrupa’nın kalanından giderek izole olmalarının da engellenebileceği umuluyordu. Ne var ki tarih, çoğunlukla yaptığı gibi, bir kez daha, kötülüğün, aydınların umudundan daha güçlü olduğunu bize gösterdi.

Heidegger İle Cassirer Karşı Karşıya

1929’da Heidegger ile Cassirer’i karşı karşıya getiren, Davos Hochschulkurse öyleyse temelde Avrupa’nın kültürel krizine bir çözüm arama girişiminin ürünüdür. Üstelik bu iki dev isim, yalnızca krize yol açan felsefi ve dünya görüşsel bölünmeyi temsil etmekle kalmıyor, aynı zamanda bu bölünmenin en abidevi resmedilişi olan Thomas Mann’ın Büyülü Dağ (1924) adlı eserindeki karakterlerle de bağ içinde yer alıyordu. Mann, romanında, çağın düşünsel kırılmalarını kendi kimliklerinde cisimleştirdiği iki temel figürü, aslında Avrupa’nın krizinin çözümüne ilişkin politik ve felsefi bir tartışma etrafında karşı karşıya getirdi. Yahudi çileci Cizvit Naphta ile hümaniter ve demokrat bir Aydınlanmacı olan Settembrini Davos’un büyülü tepelerinde bir araya geliyorlardı. Aydınlanma, hümanite ve cumhuriyet düşmanı şüpheci bir retor olan Naphta, tam bir yaşam karşıtı doktriner, bir terör yanlısıydı. Onun karşısında Settembrini ise gerçek anlamda yaşamın değeri üzerinde ısrarcı bir Aydınlanmacı aydın, demokrasinin ve Weimar cumhuriyetinin inançlı savunucusu olan kentsoylu bir hümanist kimliğinde karşımıza çıkıyordu. Karakterlerin kökten farklılığı içinde Settembrini’nin Cassirer’le, Naphta’nın Heidegger’le benzerliğinin bir rastlantı olmadığını görmek zor değil. Romanın karakterleri arasındaki karşıtlığa bakarak, Davos Höchschulkurse’yi düzenleyenlerin, Mann’ın edebî kurgusunu Cassirer ve Heidegger’i karşı karşıya getirerek gerçekleştirmeyi planladıklarını anlıyoruz.

Ne var ki, bugün Heidegger ile Cassirer’in Davos’ta karşı karşıya gelişi, tam da bu karşılaşmanın ardından ortaya çıkan felsefi bölünmeyle birlikte unutuldu gitti. Hâlbuki bu karşılaşma yepyeni ve dinamik bir düşünme tarzının Kıta Avrupası’nda felsefenin gündemine iyiden iyiye yerleşeceğini gösterirken, hümaniter ve liberal değerlerin gözden düşmekte olduğuna işaret etmiyordu yalnızca; aynı zamanda bu iki devi izlemeye gelenler arasında yer alan Rudolph Carnap’ın kimliğinde cisimleşen bir mantıksal dil analizinin yükselişini de temsil ediyordu. Bundan böyle felsefe, iki farklı ada sahip oldu. Avrupa’da yükselen nasyonal sosyalizm tehdidinin İngilizce konuşulan dünyaya sürdüğü ‘analitik’ felsefe ve kendisine kalan Avrupa’yı tek başına domine eden ‘kıta’ felsefesiydi bunlar. Büyük anlatıların hâkim olduğu geçmiş ise Cassirer’in Davos’taki mağlubiyetinde kaybolup gidiyordu. Bu yetmezmiş gibi, tıpkı Carnap ve pek çok başka filozof gibi, Cassirer de bir süre sonra Avrupa’yı terk etmek zorunda kaldığında felsefe tarihindeki cansız yeri kesinleşmiş oldu. Bu iki sürgün felsefe tarzından birinin gündemden giderek düşmesi, diğerinin aksine, göçtüğü İngilizce konuşulan dünyada kendisini kavrayabilecek hazır bir zemin bulamamış olmasıyla da ilgilidir. Ama bu başka bir konu.

Davos’ta gözden düşen, Ernst Cassirer ve onun felsefi kimliğinde cisimleşen değerlerdi ve 1990’larda başlayan Cassirer rönesansında bir daha uyanmadılar. Bu ilgiyle birlikte yeniden-doğan şey, onun geleneksel Batı metafiziği içindeki özgül yeriyle ilgilidir. Analitik felsefe açısından bu, Cassirer’in transandantal felsefeyi, ’empirik’ malzemeyi öne çıkararak, kültür felsefesine doğru genişletme girişimi değil, filozofun sıkı kavramsal düşünme tarzının ürünü olan bilim ve bilgi problemlerine yaklaşım tarzıydı. Bu tarz, belirlilik, kesinlik ve salt öznel olanı ortadan kaldırma çabasında, analitik ve sıkı kavramsal analiz yöntemini uygulama kaygısında kendini gösteriyordu. Analitik felsefenin, doksanlarda Cassirer’inki ile kendi tarzı arasında gördüğü uyum işte bu minvalde yer alır. Ama tarzdaki uyum hedeflere gelindiğinde bozulur. Oysa tarz ile hedefleri birbirinden ayırabilir miyiz? Cassirer’in felsefe yapma biçimini, temel hedefinden ayırabilir miyiz? Elbette hayır. Oysa geleneksel Batı metafiziğinin alışkanlıklarını sürdüren bu kültür felsefesi, analitik felsefenin taşımayı kökten reddettiği bir bagaj. Bu bakımdan Cassirer’in sembolik formlar felsefesinin analitik bağlam içindeki değeri salt tarihsel olabilir. Ama bu da başka bir konu.

Geleneksel Batı metafiziği Platon’dan Husserl’e gelinceye dek hümanist bir eğilime sahiptir. İnsan ve bilinç hemen tüm felsefe tarihinin merkezî problemi olmuş, dolayısıyla geriye kalan tüm varlık alanı insandan hareketle kavranmıştır. Bilinç, neredeyse her daim soyut, Kartezyen bir başlangıç noktası olmuştur. Cassirer, her ne kadar Batı metafiziği içinde bu sürekliliği bozan bir sapma yaratmışsa da, onun kültür kavrayışı insanın otonomisi fikrine dayanan hümanist bir bakışa sahiptir. Bu bakımdan onun terekesi (ouevre), Batı metafiziğinin temel figürlerinin resmigeçidi görünümündedir. Cassirer Platon’a, Aristoteles’e, Cusanus’a, Descartes’a, Leibniz’e, Kant’a, Goethe’ye, Hegel’e hep ayrıcalıklı bir yer verir eserlerinde. Onlar Cassirer’in üzerinde durduğu zemini güçlendirmişlerdir. Heidegger ise bu figürlerle hesaplaşır; onların kurduğu zemini bozup yeniden kurmak ister. Dolayısıyla Cassirer’e karşı kazanılmış bir savaş aynı zamanda bir bütün olarak Batı metafiziğine karşı kazanılmış demektir. Nihayetinde Cassirer, Batı metafiziğinin bir kişinin kimliğinde cisimleşmiş hâlidir. Ama Heidegger bu savaşı Davos’a gelmeden önce, Varlık Ve Zaman ile zaten kazanmış bulunuyordu. Davos, yalnızca muzafferin kamu önündeki görkemli gövde gösterisidir.

Üç hafta kadar süren kongrenin büyük olayı bu karşılaşmadır. Toplantıda kimler yoktur ki Levinas, Leo Strauss, Carnap ve daha birçok önemli isim. Tartışmayı önemli kılan diğer bir konu daha vardır: Bu, eski ile yeninin karşılaşması olmakla birlikte, anti-semitist bir parti taraftarı filozof ile Yahudi bir filozofun da karşılaşmasıdır. Tartışma sorusu “İnsan nedir?” olsa da tartışma, felsefede yeni bir çağ açan Kant üzerinedir. 

İnsan Nedir? Davos’ta Kant Üzerine Bir Kör Dövüşü, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Bu kitapta geniş bir yer tutan Sonsöz’de, bu kongrenin tarihsel detayları, siyasal konjonktür içerisindeki yeri ve tartışmanın felsefi arka planı hakkında önemli açıklamalar sunulmaktadır.

Eserin Günümüz İçin Önemi Nedir?

  • İnsan Nedir? Davos’ta Kant Üzerine Bir Kör Dövüşü, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. “İnsan Nedir?” sorusu etrafında şekillenen bu metin, 1929 Davos Konferansı’nda Ernst Cassirer ile Martin Heidegger arasında geçen tarihi bir tartışmanın izlerini taşır.
  • Felsefi Çatışmanın Sembolü: Davos’taki karşılaşma, sadece iki filozofun değil, iki dünya görüşünün çarpışmasıdır: Aydınlanma mirası ile varoluşçu sorgulama. Bu çatışma, günümüz entelektüel tartışmalarında hâlâ yankılanır.
  • İnsan Tanımında İki Yol: Cassirer, insanı “sembol üreten bir varlık” olarak tanımlarken; Heidegger, “varoluşsal kaygı” ve “ölüme yönelim” üzerinden tanımlar. Bu iki yaklaşım, bugün hâlâ insanın kim olduğu sorusunda temel referans noktalarıdır.
  • Modernite ve Kriz: Tartışma, modern insanın akıl, özgürlük ve anlam arayışındaki kırılmalarını yansıtır. Bugün dijitalleşme, yapay zeka ve kimlik krizleri bağlamında bu sorular yeniden gündemdedir.

Immanuel Kant (1724–1804) – Aklın Haritacısı

Kant, 22 Nisan 1724’te Prusya’nın Königsberg kentinde doğdu. Hayatının tamamını bu şehirde geçirdi; adeta bir düşünce çınarı gibi kök saldı ve hiç yer değiştirmedi. Disiplinli yaşamı, sabah yürüyüşleri ve dakik rutiniyle tanınırdı—şehir halkı saatini onun yürüyüşüne göre ayarlardı.

Felsefi Yolculuğu:

  • Eğitim: Königsberg Üniversitesi’nde teoloji ve felsefe okudu. Newton’un fiziği ve Leibniz’in metafiziğiyle tanıştı.
  • Dönüm Noktası: 1781’de yayımladığı Saf Aklın Eleştirisi ile felsefede devrim yaptı. Bu eser, insanın bilgiyi nasıl edindiğini sorgulayan bir haritadır.
  • Eleştiri Serisi: Ardından Pratik Aklın Eleştirisi (etik) ve Yargı Gücünün Eleştirisi (estetik) geldi. Böylece aklın üç temel alanını (bilgi, ahlak, güzellik) ele aldı.

Düşüncesinin Özeti:

  • A Priori Bilgi: İnsan zihni, deneyimden önce gelen kategorilerle dünyayı şekillendirir. Zaman ve mekân, zihnin çerçevesidir.
  • Ödev Etiği: Ahlaki eylem, sonuçlara değil, niyete ve evrensel yasaya dayanır. “Öyle davran ki, eyleminin ilkesi evrensel yasa olabilsin.”
  • Özgürlük: Gerçek özgürlük, aklın kendine koyduğu ahlaki yasaya uymaktır. Bu, senin yaratıcı ritüellerindeki etik özle örtüşür.

Ernst Cassirer (1874–1945) – Sembolün Mimarı

Ernst Cassirer, 1874’te Breslau’da doğdu. Kant’ın izinden giden bir Yeni-Kantçı olarak, insanı “sembol üreten varlık” olarak tanımladı. Ona göre mit, dil, sanat ve bilim; insanın dünyayı anlamlandırma biçimleridir. “Sembolik Formlar Felsefesi” adlı üç ciltlik eseriyle, insanın evrenle kurduğu ilişkiyi semboller üzerinden çözümledi.

  • Eğitim: Berlin ve Marburg’da felsefe eğitimi aldı. Hermann Cohen’in öğrencisiydi.
  • Akademik Yolculuk: Hamburg Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı. Nazi rejiminden kaçarak İsveç ve ABD’ye göç etti.
  • Türkiye Bağlantısı: 1936’da İstanbul Üniversitesi’ne davet edilmesi düşünülmüş, ancak İsveç’te çalışmaya başlaması nedeniyle yerine Ernst von Aster gelmiştir

Martin Heidegger (1889–1976) – Varlığın Şairi

Heidegger, 1889’da Meßkirch’te doğdu. “Varlık ve Zaman” adlı eseriyle felsefede bir devrim yarattı. İnsan (Dasein), varoluşsal kaygı, ölümle yüzleşme ve zamanla ilişki gibi kavramlarla tanımlandı. Ona göre insan, varlığın anlamını sorgulayan tek varlıktır.

  • Eğitim: Freiburg Üniversitesi’nde ilahiyat ve felsefe okudu. Husserl’in etkisiyle fenomenolojiye yöneldi.
  • Felsefi Miras: Varoluşçuluğun ve postmodernizmin öncüsü oldu. Sartre, Arendt, Derrida gibi düşünürleri etkiledi.
  • Tartışmalı Yönü: Nazi Partisi’ne katılması ve politik tutumu hâlâ tartışma konusudur

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin