İçinizdekini Keşfedin!

Sevgili Okur,

Kemoterapinin etkileri kendini göstermeye başladığında, soluğu deniz kenarında aldım. Burası varoluşumun en çok ışıldadığı yerdir. Fotoğrafla anı ölümsüzleştirirken gökyüzüne bakıp gülümsedim:

Bu da geçecek yahu!”

O an maviye bakarken olasılıklar aynasında gördüm kendimi. Yaşanılanların bir anlamı olmalıydı…

O sahil şeridinde attığım her adım, benim için sadece bir yürüyüş değil, kuantum alanındaki o yeni olasılığa doğru atılan bir adımdı. Hastalığın ve geçmişin getirdiği o eski kimliği her adımda geride bırakıyor, gözlerimi gelecekteki o şifalanmış benliğime dikerek yürüyordum. Yürüme meditasyonu, henüz fiziksel olarak gerçekleşmemiş o sağlıklı geleceği, adımlarımın ritminde şimdiden bedenime hissettirme pratiğine dönüştü.

Zamanla içimde başka bir dünya olduğunu fark ettim. Yüzeyde dalgalar, korkular ve gündelik hayatın telaşı vardı. Fakat daha derinde, kolayca değişmeyen bir sessizlik bulunuyordu. Ben bu derinliği içsel denizim olarak hissetmeye başladım.

Durmak ve İzlemek

Var olmanın ilk adımı düşünmek değil, durup izlemektir. Meditasyon benim için kendimden kaçmadan kendime bakabilme pratiğine dönüştü. Düşüncelerimi, duygularımı ve bedenimi izledim. Onları değiştirmeye çalışmadan önce, yalnızca görmeyi öğrendim. Düşüncelerim vardı ama ben yalnızca düşüncelerim değildim.

“Peki, bütün bunları gözlemleyen kimdi?”

Kadim Bir Hatırlayış

Bu sorunun peşinden giderken binlerce yıl önce Upanişadlar’da yapılan çağrıyı gördüm: “Tat Tvam Asi” — Sen O’sun.

Buda’nın yolculuğunda da beni etkileyen şey, insanın zihnine doğrudan bakmasıydı. Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözü ise beni başka bir soruya götürdü: “Ya düşüncelerimi de gözlemleyebiliyorsam?” Zihni izledikçe, düşüncelerin gelip geçtiğini; fakat onları fark eden bir tarafın sessizlikte kalabildiğini deneyimledim.

İşte o sessizlik; Joe Dispenza’nın bahsettiği, eski kimliğin sınırlarından kurtulup yepyeni bir geleceğini inşa etmeye başladığımız kuantum alanının ta kendisiydi. O sahil şeridinde, James J. Mapes’in “İmkansız diye bir şey yoktur” sözü bir teoriden çıkıp gerçekliğim haline geldi. Çünkü anladım ki, imkansız sandığımız her şey aslında sadece zihnimizin ördüğü birer illüzyon duvarıydı. Zihni izleyen o derin, kutsal tarafa geçtiğimde, kuantum düşünce yöntemiyle o duvarlar birer birer yıkıldı; algım korkudan sevgiye doğru sıçradı ve sınırlarım ortadan kalktı.

Özgürlük ve İçsel Deniz

Kendi içime döndükçe, dünyayı kontrol edemeyeceğimi anladım. Başka insanların seçimlerini değiştiremiyor, geçmişi geri getiremiyordum. Ama kendi düşünceme, niyetime ve eylemime bakabilirdim. İşte özgürlük benim için burada başladı.

Her düşünceye, her tartışmaya, her korkuya kendimden bir parça vermek zorunda olmadığımı fark ettim. Yaşam enerjimi daha dikkatli kullanmayı öğrendim.

Çünkü biliyordum ki, dikkatimi nereye verirsem enerjimi de oraya veriyordum; ve ben enerjimi geçmişin korkularına değil, yaratmak istediğim o yeni geleceğe akıtmayı seçtim.

Bütünlüğü Seçmek

Hayatın en ağır sınavlarında yeniden bütünlüğe dönmeye çalıştım. Kendini bilmek, kusursuz olmak değil; gölgeyi reddetmeden görmek, acıyı inkâr etmeden anlamak ve korkuyu bastırmak yerine onunla kalabilmektir.

Çünkü bu bir inşa süreci değil, bir hatırlayış yolculuğudur. Tekamül sürecimizle birlikte getirdiğimiz o muazzam potansiyel ve şifa, ruhumuzun kontratında zaten mevcuttur. Yaşadığımız o en ağır sınavlar ise dışarıdan gelen birer ceza değil; bize zaten verilmiş olan o ilahi tasarımı özgür irademizle seçip açığa çıkarmamız için tasarlanmış kozmik kırılma noktalarıdır.

Kendini bilme yolculuğu, bir yere varmakla tamamlanmıyor. Her fark ediş yeni bir kapı açıyor. Bugün kendimi, yaşamın bütününden ayrı değil; onun içinde deneyimleyen, öğrenen bir bilinç olarak görüyorum. Bazen bir dalga gibi yükseliyor, bazen derinlere çekiliyorum.

Ama artık denizin yalnızca yüzeyinden ibaret olmadığımı biliyorum.

Kendini bilmek; o derin içsel denizi fark etmek ve her adımda o denizin içinden yepyeni bir geleceğe doğru yürümektir.

Tüm sevgimle,
Yasemin