Antique typewriter with flowers, butterflies, barcodes, currency symbols, and text reading “Words Matter.”

By

Yasemin Emre —

Neden Kitap Çıkarmıyorum?

Sevgili Okur,

Son zamanlarda gerek blogun yorumlarında gerekse posta kutumda en sık karşılaştığım, beni hem gururlandıran hem de derin derin düşündüren o ortak soruyu bugün buraya, bahçenin masasına yatırmak istedim. Çok sevgili bir okurumuzun kelimeleriyle özetleyeyim:

“Yasemin Hanım, Kelebek Bahçesi’ndeki her yazı, her masal ve felsefi tahlil bizi bambaşka bir içsel yolculuğa çıkarıyor. Kaleminiz bu kadar derine dokunurken neden hâlâ sizden bir kitap görmüyoruz? Neden kendi kitabınızı çıkarmıyorsunuz?”

“Neden bir kitap çıkarmıyorum?” sorusu, aslında bugünün modern dünyasında “Yazmak ne demektir ve bir kitap ne zaman doğar?” sorusunu da beraberinde getirir. Gelin, vitrinleri süsleyen o renkli kapakların arkasındaki yayıncılık dünyasını ve benim bu konudaki bilinçli duruşumu dürüstçe konuşalım.

Kartvizit İçin Kitap Basılan Bir Çağ

Bugün dijital dünya ve modern sistem, insanlara sürekli bir “unvan ve etiket” dayatıyor. Sosyal medyada biraz görünür olan, üç beş bin takipçiye ulaşan herkese hemen şu akıl veriliyor: “Hemen bir kitap çıkar, prestijin artsın, kartvizitine yazar etiketi ekle, daha çok kazanırsın.”

Ne yazık ki günümüz yayıncılık dünyası, nitelikli fikirlerin peşinde koşmaktan ziyade, matbaadan çıkan o kutsal nesneyi hızla tüketilmesi gereken bir “raf ürününe” dönüştürdü. Parayı verenin kendi adını kapağa bastırdığı, raflarda sadece birkaç hafta ömrü olan, derinlikten yoksun binlerce sayfa her gün piyasaya pompalanıyor. Kitap yazmak, içsel bir taşma ve olgunlaşma sürecinden ziyade; bir pazarlama stratejisi, bir ego tatmini haline getirilmiş durumda.

Görünmeyen Sömürü: Telif ve Editörlük Çıkmazı

İşin bir de kimsenin yüksek sesle konuşmadığı acı bir ekonomik boyutu var: Emeğin tamamen değersizleştiği bir yayıncılık sarmalı. Bugün bir yazarın aylarca, belki de yıllarca ruhunu akıtarak yazdığı bir esere layık görülen telif hakkı oranları %8 ila %10 arasında komik rakamlarda geziyor. Yani bir kitabın tüm entelektüel mülkiyeti, sabrı ve emeği yazara aitken; sistem, pastanın aslan payını dağıtımcılara ve ticarileşmiş çarklara ayırıyor.

Daha da acısı, bir kitabın ham bir metinden bir sanat eserine dönüşmesini sağlayan o en kutsal dokunuş, yani editörlük çalışması da bu bütçe kısıtlamalarına kurban ediliyor. Yayınevleri maliyetleri düşürmek adına iyi editörlerin bütçelerinden kısıyor, dosyaları alelacele matbaaya gönderiyor. Editörün zihinsel işçiliğine, yazarın telif hakkına değer verilmeyen bu bütçe odaklı düzende, ortaya çıkan şey bir “eser” değil, sadece hammaddeye dönüşüyor. Ben, kelimelerimin böylesine ticarileşmiş, editörlük emeğinin ve yazar hakkının hiçe sayıldığı bir bütçe sömürüsünün nesnesi olmasına izin veremem.

Carl Rogers ve Maslow’un İzinde: Acele Edilmemiş Bir Doğum

Ben Kelebek Bahçesi’nde Carl Rogers’ın, Maslow’un veya Jung’un rehberliğinde insanın kendi özüne yaptığı o zorlu yolculukları anlatıyorum. Onların bize öğrettiği en büyük hakikat, “oluş” (becoming) sürecinin aceleye getirilemeyeceğidir. Bir meyve hamken daldan koparılırsa sadece ekşi bir tat bırakır; onun olgunlaşması için güneşe, rüzgara ve zamana ihtiyacı vardır.

Benim için bir kitap yazmak, sadece bilgisayarın başına geçip kelimeleri alt alta dizmek değildir. O kitabın önce yazarın kendi ruhunda yaşanması, demlenmesi, sınavlarından süzülmesi ve tabiri caizse içinden bir çığlık gibi kendiliğinden taşması gerekir. Ben bugüne kadar kendi kitaplarımı kendim satın alarak, bu bahçeyi tamamen bağımsız ve reklamsız büyüterek zihinsel özgürlüğümü korumak için çok bedel ödedim. Kalemimi bir yayınevinin bütçe hesaplarına, “teslim tarihi” (deadline) baskısına, popüler kültürün “şimdi ne satar?” trendlerine teslim etmeye niyetim yok.

Kitap Zaten Burada, Sizinle Doğuyor

Sorunuza en dürüst cevabım şudur: Aslında ben her hafta burada, Kelebek Bahçesi’nde sizinle birlikte o kitabı sayfa sayfa yazıyorum. Sizin her bir yorumunuz, hissettiğiniz her farkındalık, o kitabın canlı birer sayfasına dönüşüyor. Kalemimin bir vitrin süsü olmasına değil, gerçekten hazır olduğunda, her emeğin (yazarın da editörün de) hakkının verildiği saf bir niyetle matbaa mürekkebiyle buluşmasına inanıyorum. Mühim olan unvan değil, o bilginin şu an burada size saf bir hizmete dönüşmesidir.

Bu Haftanın Bahçe Görevi: Kendi Hikayeni Fark Et!

Sevgili okur, bu hafta seni de hayatındaki “etiketler ve acelecilikler” üzerine düşünmeye çağırıyorum:

  • Modern dünyanın sana dayattığı “Hemen şunu da yapmalısın, bu unvanı da almalısın” baskılarını bir anlığına sessize al.
  • Hayatında henüz olgunlaşmamış, zaman tanıman gereken hangi kararların var? Kendine dürüstçe itiraf et.
  • Ve bu akşam, başkalarının yazdığı manşetleri değil, kendi hayatının henüz basılmamış o en samimi sayfalarını düşün. Ne hissettiğini aşağıdaki yorumlar kısmında benimle paylaş.

Sevgi ve farkındalıkla,
Yasemin