Günümüzün baskın öznellik biçimi, derin bir kayıtsızlık eşliğinde ne sevebilen ne de nefret edebilen, tümüyle terk edilmiş ve duygusal bağlarından kopmuş hisseden —neredeyse hiçbir şey hissetmeyen— ruhlarla karakterize değil midir? Herhangi bir yorumun ya da anlam alanının dışında konumlanan, “tüm yorum bilgilerinin imkansız” kaldığı, sıkışık, daralmış, donuk ruhlar… İnancını ve arzusunu kaybetmiş…
— Erdoğan Özmen
Merhaba
Gerçekten de modern dünyada yaşadığımız derin yalnızlık, anlam kaybı ve duygusal kopukluk temasına çok güçlü bir şekilde dokunuyor. Günümüz insanının içsel boşluğu, kayıtsızlık, duygusal tükenmişlik, bir tür “boşluk” hissi… İşte tam da bu noktada, insanın öz varlığını bulma çabası ve duygusal bağların yeniden inşası, önemli bir odak haline geliyor. Bu tür bir ruhsal durum, mevcut dünyamızda özellikle dijitalleşme, toplumsal yalnızlık ve hızlı yaşam temposu gibi faktörlerle daha da belirginleşiyor.
Boşlukta Kaybolan İnsan: Duygusal Kopukluk ve Modern Yalnızlık
Günümüzün baskın öznellik biçimi, derin bir kayıtsızlık içinde bocalayan, sevebilen ya da nefret edebilen değil, yalnızca varlık gösteren ruhlarla şekilleniyor. Tüm duygusal bağlarından kopmuş, içsel dünyasında bir boşlukla yalnız kalmış bu ruhlar, neredeyse hiçbir şey hissetmeyen ve varlıklarını sadece bir günün ve diğerinin tekrarı gibi yaşayan bireylerdir. Bir şeylere inanmak, bir şeylere arzu duymak, bu ruhlar için neredeyse imkânsız hale gelmiştir.
Bir zamanlar insanlar, hayatlarına anlam katabilecek bir idealin peşinden giderken, şimdi o anlam arayışını kaybetmiş durumda. Herhangi bir yorumun ya da anlam alanının dışında konumlanan, sıkışmış, daralmış, donmuş ruhlar, duygularının donmuş bir şekilde varlığını sürdürüyor. İnanmayı ve arzulamayı kaybetmiş insanlar, adeta kendi içlerindeki canlılık ile yabancılaşmışlardır. İçsel boşlukları, onları hem kendilerinden hem de çevrelerinden koparır. Çevresindeki her şey sadece varlık gösterir; fakat bu varlık, gerçek bir yaşam belirtisi taşımamaktadır.
Bu kayıtsızlık, sadece duygusal bir kopukluk değil, aynı zamanda toplumsal bir yabancılaşma durumudur. Çünkü insanlar, hem kendi iç dünyalarından hem de birbirlerinden uzaklaşmışlardır. Herkesin kendi dünyasında kaybolduğu, anlamın birbirine çarpan bir bulmaca gibi dağıldığı bu çağda, gerçek bir bağlantı kurmak gittikçe zorlaşmaktadır. Kişisel arzular, toplumsal umutlar, birbiriyle kaynaşan ve güçlenen duygusal bağlar — hepsi yavaşça yitirilmektedir.
Ancak belki de bu kayıtsızlık, içsel bir yenilenme sürecinin başlangıcıdır. Bütün bu duygusal donukluk ve kopukluk içinde, aslında insanın yeniden arzu etmek, yeniden inanmak ve yeniden bağ kurmak için çıkacağı bir yolculuk vardır. Gerçek anlamda bir insanın özünü bulabilmesi için, önce kendisinin ve başkalarının acılarına dokunması gerekir. Kırılganlık, insanın yeniden varoluşunu inşa etmesi için en önemli araçtır.
Boşluktan Yeniden Doğuş: İçsel Bağları Aramak
Belki de bu kayıtsızlığın ortasında, en büyük insanî güç, yeniden bağ kurma cesaretini bulmaktır. İnsan, kendini duygusal bağlarla beslediği ölçüde insan olur. Sevmenin, üzülmenin, hissetmenin ve bağlanmanın zenginliğinde varlık bulur. Modern çağın zorlukları karşısında kırılganlıklarımızla yüzleşebilmek, duygusal kayıplarımızı yeniden keşfetmek, insanın gerçek kimliğine giden yolda ilk adımlardır.
İçsel boşluğu dolduran tek şey, insanın kendisiyle kurduğu o hassas, derin bağlardır. Gerçek insanlık, kaybettiğimizde değil, yeniden bulduğumuzda şekillenir. Bu bağlar sadece bireysel değil, toplumsal anlamda da büyük bir anlam taşır. Çünkü bir toplumun sağlıklı varoluşu, her bireyin kendine duyduğu derin insanî saygıya bağlıdır.
“Vazgeçmediklerinin Toplamıdır İnsan”, Erdoğan Özmen’in insanın varoluşsal mücadelesine ve içsel yolculuğuna dair düşündüren bir ifadesidir. Özmen, insanı anlamaya çalışırken, insanların yaşadığı mücadelelerin ve seçimlerin, onların kimliklerini oluşturduğunu ve nihayetinde insanın ne olduğunu tanımlayan temel unsurların “vazgeçmeler” ve “seçimler” olduğunu savunuyor.
Bu ifade, oldukça derin ve çok katmanlı bir anlam taşıyor. Özmen’in bakış açısını daha iyi değerlendirebilmek için, bu ifadeyi birkaç ana noktada incelemek faydalı olacaktır.
- Vazgeçme ve İnsanlık
Vazgeçmek, genellikle kayıplar ve zorluklarla ilişkilendirilen, bazen bir zayıflık veya başarısızlık gibi algılanan bir kavramdır. Ancak Özmen burada, vazgeçmenin insanın kimliğini inşa eden bir unsur olduğunu ifade ediyor. İnsan, hayatta sürekli seçimler yapmak zorundadır ve bu seçimler bazen vazgeçmeyi gerektirir. İnsanın vazgeçmesi, yalnızca bir kayıp değil, aynı zamanda bir kazançtır — çünkü hangi yolda yürüyeceğini, hangi yükleri taşıyacağını ve hangi savaşları vereceğini seçmek, insana bir anlam kazandırır.
Vazgeçmek, insanın özünü bulduğu yerdir…
İnsanın kendisini bulduğu yer, genellikle vazgeçtiği şeylerde gizlidir. Birçok şeyden vazgeçen insan, daha az yüke sahip olur ve belki de daha fazla öz olabilir.
- Seçim ve İnsan
Vazgeçmeler, insanın seçimlerinin toplamıdır. Çünkü insan, her gün yeni kararlar alır, eski alışkanlıklarından, korkularından, belki de toplumun dayattığı normlardan vazgeçer. Bu kararlar, insanın içsel büyümesini ve olgunlaşmasını sağlar.
Seçimlerin, insanı insan yapan şeyler olduğunu unutmamalıyız…
Özmen’in bu bakış açısında, insan sadece kendi isteklerinin peşinden gitmez. İnsan, aynı zamanda çevresiyle, toplumu ve geçmişiyle de bir ilişki kurarak, onların etkisiyle çeşitli seçimler yapar. Bu bağlamda, insanın kimliği, bir toplam seçim olarak şekillenir. İnsan, geçmişteki ve bugünkü seçimlerinin sonucudur.
- Vazgeçme ve Özgürlük
Vazgeçmek bazen özgürlükle de ilişkilendirilir. İnsan, sadece sahip olduğu şeylerden değil, aynı zamanda sahip olmak için çaba sarf ettiği şeylerden de vazgeçebilir. Bu, bir tür içsel özgürlük yaratma sürecidir. Özmen’in “vazgeçmediklerinin toplamıdır insan” sözü, insana dair özgürleşme sürecini anlatır: İnsan, her gün sahip olmayı umduğu şeylerden biraz daha vazgeçerek, aslında kendi özüne daha yakınlaşır.
2018 yılında koltuk altı nüks gerçekleştiğinde, İstanbul’da ameliyattan bir süre sonra, Bağdat Caddesi “Gergedan” kitabevi ziyaretim, değerli birçok kitapla tanışmama vesile oldu.
Bu kitaplardan biri, Erdoğan Özmen’e aitti. İlgilenenler için belirtiyorum, Psikiyatri, Psikoloji, Politika adlı bir kitabı daha var.
- Depresyon, ruhsal bir sorundur. Psikoloji bu şekilde tanımlıyor. Depresyon, politik, toplumsal bir sorunda olabilir mi?
Nereye dönse, ne yapsa vazgeçemediği ve bırakamadığı şeylerin toplamıdır insan. Onların içimizde birikmesidir varlığımızın esasını oluşturan. Kristaller halinde içimizde çökelmesi, yer etmesidir. En baştan bizi orada bekleyen, verili bir kimlikle, ‘fıtratımıza’ kayıtlı bir özle başlamayız hayata. (…) yüce bir gayretle adeta yoktan var ederek adım adım inşa ederiz kendimizi. Yaşadığımız bütün ayrılıkların, kayıpların ve hüsranların yasını tutarak, onlardan ve bozulan her ilişkiden, sevdiklerimizi inciten ve acıtan her şeyden kendimizi de sorumlu sayarak insan oluruz. Hiç terk etmeden. Her kayıpta, kaybettiğimiz kişi ya da şeyle özdeşleşerek. Onların gölgesini üstümüze düşüre düşüre kurarız benliğimizi. Varlığımızın en içinde, her birimizi vefasızlıktan ve kadir-kıymet bilmezlikten esirgeyen güçlü bir çekirdeği muhafaza ederek. (…) Teşekkür etmeyi ve minnet duymayı ta başta öğreniriz.” Travmaların üst üste geldiği, yoğun ve “kötü” duygularla hemhal olduğumuz zamanlardayız. Yas tutuyor veya daha kötüsü tutamıyor, hüzne boğuluyor, çaresizlik hissediyor, karşılaştığımız sevgisizlik ve nefret karşısında dehşete düşüyoruz. Duygular, geldiği gibi yaşanır elbette. Ama onlarla nasıl yaşayacağımız üzerine düşünmemiz gereken bir mesele. Erdoğan Özmen, duygularla aklın, duygularla politikanın iki alakasız küre olmadığını gösteriyor bu kitabında da. Başta yas ve melankoli olmak üzere, duygu durumlarımız üzerine düşünüyor. Gayet yalın, kötülük ve iyilik üzerine düşünüyor aslında. Yüzleştiği hüzne katılan bir üslupla, ama hem de tutkuyla, yaşam sevgisiyle yazılmış denemeler.
Duygularla aklın, duygularla politikanın iki alakasız küre olmadığını gösteriyor.
- Duygu durumunuz üzerine hiç düşündünüz mü?
- Peki, yüzleştiğiniz duygularınız sizleri tutkuya, yaşam sevgisine taşıdı mı?
Vazgeçemediklerinin Toplamıdır İnsan, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Erdoğan Özmen’in yazılarında, duyguların ve aklın bir arada varlık gösterdiği, ruhsal ve politik dünyanın birbirinden ayrılamayacağı bir görüş açısı belirginleşiyor. Özmen, yalnızca bireysel değil, toplumsal düzeyde de ruhsal durumların ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. Depresyon, yalnızca bireysel bir sorunun ötesinde, toplumsal ve politik düzeyde de anlam kazanabilir. Özmen’in ifadesiyle: “Depresyon, ruhsal bir sorun olarak tanımlanmış olsa da, onun politik ve toplumsal bir boyutu da olabilir.”
Duygular ve Politikalar Arasında Bir Bağ
Özmen, duygular ve akıl arasında, duygular ve politika arasında yalnızca soyut bir ilişkinin olmadığını, aksine birbirine derinden bağlı ve etkileyici bir dinamik olduğunu savunuyor. Duyguların şekillendirdiği akıl, toplumdaki ruhsal ve duygusal yapıları doğrudan etkiler. Depresyon, yalnızca bireysel bir hastalık olarak değil, aynı zamanda toplumun genel ruh hali, ideolojiler, kültürel normlar ve toplumsal baskılar tarafından şekillendirilen bir olgu olarak da karşımıza çıkar.
Özmen, yas ve melankoli gibi duygusal durumları sorgularken, bu durumların sadece kişisel deneyimler olmadığını, aynı zamanda toplumsal ve politik anlamlar taşıyan duygular olduğunu anlatır. Duyguların nasıl şekillendiği ve hangi toplumsal ve kültürel bağlamlarda yer aldığı, insanları ve toplulukları tutkulu, yaşam sevgisiyle dolu hale getirebilir ya da onları umutsuzluğa, hüzne ve yitikliğe itebilir.
Bireysel ve Toplumsal Duyguların Bütünlüğü
Bireysel duyguların toplumsal duygularla ne kadar iç içe geçtiğini görmek, Özmen’in bakış açısını daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Yalnızca bireysel anlamda yaşadığımız kayıplar ve travmalar değil, aynı zamanda toplumsal olarak yaşadığımız hüzün, sevgisizlik, nefret gibi duygular da bizi şekillendirir. Özmen’in kitabı, yalnızca bireysel travmalarla değil, toplumsal kötülüklerle de yüzleşmeye çağırır. Bu duygular, politik bağlamda da toplumsal adaletsizliklere, eşitsizliklere ve çürümüş sistemlere karşı bir tutkuya dönüşebilir.
Duygularımız sadece içsel değil, aynı zamanda toplumsal bir yankı da yaratır. Bir toplumun kolektif duyguları, o toplumun düşünsel ve politik yapısını şekillendirir. “Duygularla aklın ve politikanın bağlantısı,” aslında her birimizin yaşamda verdiği toplumsal ve bireysel tepkilerin bir yansımasıdır. Bireysel hüzünler ve travmalar, kolektif bir düzeyde de etkisini gösterir. Bu yüzden, bir toplumun genel ruh hali, o toplumun politik yapısına, ideolojilerine, yöneticilerine karşı gösterdiği tutuma yansır.
Duygularla Yüzleşmek: Tutku ve Yaşam Sevgisi
Duygularla yüzleşmek, bazen acı verici olabilir. Özellikle kayıplar, hüzünler ve kişisel travmalarla yüzleştiğimizde, insanın içsel bir boşluk yaşaması kaçınılmazdır. Ancak Özmen’in yazılarında bu yüzleşme, yalnızca bir ağlama veya acı çekme hali değil, aynı zamanda bir yeniden doğuş ve içsel güç bulma süreci olarak şekillenir. İnsan, kayıplarıyla, acılarıyla yüzleşerek kendisini yeniden inşa eder. Bu yüzleşme, duygusal olarak derinleşmeyi, kendini tanımayı ve toplumsal anlamda sorumluluk duygusunu kazandırır.
Duygular, içsel bir tutkuya dönüşebilir. Kaybedilen şeylerle özdeşleşerek, insan, kendi varlığını inşa etmeye başlar. Özmen’in de belirttiği gibi, insan varlığının temeli, kaybettiklerimizle, yaşadığımız hüsranlarla ve ayrılıklarla şekillenir. Bu hüsranlar içinde, insanın kendisini yeniden var etme ve yaşama sevincini bulma çabası, belki de insanı en fazla insan kılan şeydir.
Duyguların Akıl ve Politika ile İlişkisi
Duygular ve akıl arasındaki bu iç içe geçmişlik, politikaya da yansır. İnsanların düşünceleri, arzuları ve hayalleri, duygusal durumlarıyla şekillenir. Politika, toplumsal düzeyde duygu durumlarının bir yansımasıdır. Bir toplumdaki hüzün, öfke, sevgi ve nefret gibi duygular, o toplumun kolektif akıl ve politikasını doğrudan etkiler. Bu bağlamda, duygular sadece bireysel bir alanla sınırlı kalmaz, toplumsal düzeyde de önemli bir etkiye sahiptir.
Erdoğan Özmen’in düşüncesinde, duyguların, aklın ve politikanın bir arada var olması, insanın hem bireysel hem de toplumsal bir varlık olarak şekillenmesine olanak tanır. Duygular, yalnızca içsel dünyamızda değil, aynı zamanda toplumsal yapının, değerlerin ve politikaların şekillenmesinde de etkili bir rol oynar. İnsan, yaşadığı hüsranlarla, kayıplarla ve travmalarla yüzleşerek, hem bireysel hem de toplumsal bir dönüşüm sürecine girer. Bu dönüşüm, bir tutkuya, bir yaşam sevgisine dönüşebilir — insanın hem kendisiyle hem de dünyayla yeniden bağ kurma arayışıdır.
Duyguların ve aklın, politikayla ve toplumsal sorumlulukla birleştiği bu bakış açısı, insanın varlık yolculuğunun yalnızca içsel değil, toplumsal ve politik bir yolculuk olduğunu hatırlatır. Yaşadığımız her duygu, yalnızca bir bireysel deneyim değil, aynı zamanda toplumsal ve politika alanlarında da yankı bulur.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…



Yorum bırakın