By

Yasemin Emre —

Kalbe Seslenmek Zordur, “Roman Dediğimiz Şey” Francis Marion Crawford

“Sezar lejyonerlere yüze vurmalarını emretmiştir. İnsanlık, yani romancının ustası ise ona sadece kalbe vurmasını söyler.”

-Francis Marion Crawford

Merhaba

Sizce kişisel tecrübelerin sonuçlarını aktarmak, kolay mı?

Akıllı bir insan kendi söylediklerinin anlamını çoğu zaman bilir ama bundan, aynı anlamı başkalarına ulaştırabildiği sonucu çıkmaz. Neredeyse bütün tartışmaların ve yanlış anlamaların çoğunun, iki tarafın ortak ifadeleri algılayışındaki farktan kaynaklandığı söylenebilir. Pozitif bilimlerde tartışma diye bir şey yoktur; teorem ve itiraz edilmeyen ispatı vardır, problem ve itiraz edilmeyen çözümü vardır.

Roman Nedir?

Kalbe Seslenmek Zordur, -Roman Dediğimiz Şey- eserinde Francis Marion Crawford okuyucuya “Roman nedir? sorusuna verilecek ilk yanıt nedir?” sorusunu yöneltiyor.

Roman, doğrudan yaşamın desteklenmesine veya sağlığın korunmasına katkıda bulunmayan, topluca “lüks mallar” diye adlandırılan sınıfa mensup pazarlanabilir bir metadır. Üç maddi duygunun dokunma, tatma, koklama, hiçbirine seslenmediği için “sanatsal lüks mallar” sınıfına ve üstün duyularla görme ve işitme değerlendirilmediği için “düşünsel, sanatsal lüks mallar” sınıfına mensuptur.

Sanıyorum ki hiç kimse bu tanımın hikaye ve şiir gibi romanın da üç temel esasını kapsadığını inkar etmeyecektir.

Romanın eğlence sağlamasının yanı sıra bilgi vermesi gerekmektedir. “Amaç taşıyan roman” bu fikrin gerçekleşmiş halidir.

Amaç-roman, bu durumda, yazarına ve yayıncısına makul miktarda ekmek parası sağlamanın yanı sıra iki efendiye hizmet eder. “Düşünsel sanatsal lüks mal” yerine” düşünsel ahlak dersi” ne dönüştürmeyi teklif eder.

Sanata bakışın iki bilindik yolu var; Toplum için sanat veya Fransızların güncel ifadesiyle , “sanat için sanat.” Peki, biz buna şöyle diyebilir miyiz: Müşteri için sanat ve satıcı için sanat?

İnsanları güldürmek iyidir; bazen onlara göz yaşı döktürmek faydalıdır; hepsinden iyisi ise okurlarımızı düşündürmektir.

Roman neticede bir oyundur. Ve belki de canlı karakterler, sahne kaydırma ve yer ışıklarıyla gerçek oyunun ikamesinden başka bir şey değildir.

Çoğu insan, iyi bir oyunun ne olması gerektiği ve gerçekliğin tam olarak hangi ölçüde saldırgan olmadan etkili olabileceği konusunda bariz bir düşünceye sahiptir.

Kusursuz roman temiz ve güzel olmalı, çünkü hikayesini tüm insanlığa, azizlere ve günahkarlara, masumlara ve ahlaksızlara, adillere ve haksızlara anlatmalı. Gerçekliği gerçek olmalı. Üç boyutlu olmalı. Romantizmi insan kalbine ait ve gerçekten insani olmalı, yani hepimizin bulduğu gibi dünyadan olmalı.

  • Bir roman yazarı neden “gerçekçi” ya da “romantik” biri olmak zorundadır? Ve eğer ikinciyse, neden “gerçekçiden” ziyade, “romantizimci”
  • Neden iyi bir roman, romantizm ve gerçekliği makul oranlarda bir araya getirmesin?

Roman, kelimeyi anladığımız şekliyle, ne de olsa çok yakın tarihli bir buluştur. Geçtiğimiz yüzyılın sonlarına kadar kendisiyle karşılaşmadığımız düşünülürse, ortaya çıkışının çok ani, büyümesinin inanılmaz derecede hızlı ve gelişmesinin muazzam olduğu kabul edilmelidir.

İnsanlığın son yüz yılda cebinde bir tiyatro taşımanın yolunu bulduğunu iddia etmek uygundur ve insanlık olduğu gibi kaldığı sürece, cebindeki sahneyi çıkarıp kendisine çok benzeyen ama yine de çok daha ilginç plan aktörlerin maskaralıklarını seyretmekten mutluluk duyacaktır. Beldi de her şeyin sonunda, “Roman nedir?” sorusuna en iyi yanıt budur.

Anlamak kişinin kendi bakış açısından bir gerçek yaratması, imgelem yoluyla kısmen hayal edilen şeyi tamamıyla hayali olan kadar canlı bir biçimde görmesi demektir.

Tabi ki, basılı bir kitapta, yazarın buna erişmek için dil haricinde hiçbir aracı yoktur.

  • Yazar, kendisini değilse bile, okur kitlesini isteyerek sınırlamıyor mu?
  • Onların özellikle tercih ettiği koşullarda, az sayıdaki insana seslenmek uğruna tüm insanlara hitap etme ayrıcalığını feda etmiyor mu?
  • Daha geniş ve daha kalıcı bir ün yerine, yerel popülerliği tercih etmiyor mu?
  • Betimlemenin ustaca kullanımı, dilbilgisinin zekice idaresi ve kelimelerin özenli seçimi ile seslendiği yeğane toplulukta belki daha az ilgiyle karşılanacak ama daha geniş çaplı hissedilmesi gereken bir izlenim yaratamaz mıydı?

Yazar kendini yaşamış olmalı; insan savaşında sevmiş, savaşmış, acı çekmiş ve mücadele etmiş olmalı. Bir başkasının ölümünü betimlemek için kendisinin bizzat ölmüş olması gerekir.

Bütün bunlar belki de okurların çok ve yazarların az olduğu gerçeğinin nedenini açıklıyor…

  • Kalp nedir, ya da daha doğrusu, ortak konuşma ve yazıda bu kelimeden biz ne anlıyoruz?

Crawford’un sorduğu bu soru aslında şuna dönüşür: İnsanı gerçekten harekete geçiren şey nedir? Onun cevabı açıktır: Yalnızca düşünce değil, düşünceyle birleşen duygu. Roman da tam bu noktada okurun kalbine ulaşabildiği ölçüde yaşamaya devam eder.

Kalbe Seslenmek Zordur, -Roman Dediğimiz Şey-, Francis Marion Crawford’un eseri okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Kalbe Seslenmek Zordur (The Novel: What It Is), Francis Marion Crawford’ın 1893 yılında yazdığı, roman sanatının ne olduğu ve ne olması gerektiği üzerine düşündüğü eleştirel bir eserdir. Crawford, romanın temel amacının okuyucuyu etkilemek, ilgisini canlı tutmak ve insan deneyimini sanatsal bir biçimde yansıtmak olduğunu savunur.

Günümüz İçin önemi birkaç noktada öne çıkar:

  • Edebiyatın işlevi tartışmasına ışık tutar. Crawford, romanın sadece ahlâk dersi vermek veya toplumsal propaganda yapmak için yazılmasına karşı çıkar. Ona göre roman önce sanatsal bir eser olmalıdır. Bu görüş, bugün de edebiyatın sanat mı yoksa toplumsal araç mı olduğu tartışmalarında güncelliğini korur.
  • Hikâye anlatıcılığının özünü hatırlatır. Dijital çağda içerik üretiminin hızlandığı bir dönemde Crawford, güçlü karakterler, ilgi çekici olay örgüsü ve duygusal etki gibi temel unsurların önemini vurgular. Bu ilkeler hâlâ roman, sinema ve dizi senaryoları için geçerlidir.
  • Okurun beklentilerini anlamaya yardımcı olur. Crawford, insanların hikâyelere neden ihtiyaç duyduğunu sorgular ve romanı insanın kendisini seyretmesini sağlayan bir “cep tiyatrosu” olarak görür. Bu bakış, günümüzün anlatı kültürünü anlamak açısından oldukça değerlidir.
  • Yazarlar için bir yazarlık kılavuzu niteliğindedir. Romanın yapı taşları olan karakter, olay örgüsü ve anlatım üzerine yaptığı değerlendirmeler bugün yaratıcı yazarlık eğitimlerinde hâlâ anlam taşıyabilecek gözlemler içerir.

Sonuç olarak, eser yalnızca 19. yüzyılda romanın ne olduğunu tartışan tarihî bir metin değildir. Aynı zamanda “iyi bir hikâye nedir?”, “edebiyatın amacı ne olmalıdır?” ve “yazarın okura karşı sorumluluğu nedir?” gibi bugün de canlılığını koruyan sorulara düşünsel bir zemin sunar. Bu nedenle günümüz okuru ve yazarı için hâlâ değerli bir başvuru kaynağıdır.

Francis Marion Crawford

19. yüzyılın sonlarında okurlarını İtalya’nın aristokrat salonlarından Hindistan’ın gizemli sokaklarına, İstanbul’un büyülü atmosferinden insan ruhunun karanlık koridorlarına taşıyan isimlerden biri Francis Marion Crawford’dur. 2 Ağustos 1854’te İtalya’nın Toskana bölgesindeki Bagni di Lucca’da dünyaya gelen Crawford, Amerikan kökenli olmasına rağmen hayatı boyunca kendisini farklı kültürlerin kesişim noktasında buldu. Babası ünlü heykeltıraş Thomas Crawford, teyzesi ise “Battle Hymn of the Republic” şiiriyle tanınan Julia Ward Howe’du. Edebiyat ve sanat, daha çocukluğundan itibaren onun doğal çevresini oluşturdu.

Gençlik yıllarında İngiltere, Almanya, İtalya ve Amerika’da eğitim gören Crawford, yalnızca akademik bilgiyle yetinmedi; dillere, dinlere ve farklı uygarlıklara derin bir ilgi duydu. Sanskritçe öğrenmek amacıyla Hindistan’a gittiğinde, yaşamının yönünü değiştirecek deneyimlerle karşılaştı. Burada gazetecilik yaptı, farklı insan hikâyeleri dinledi ve gözlemlerini edebiyata dönüştürmeye başladı. İlk romanı olan Mr. Isaacs büyük ilgi görünce yazarlığı hayatının merkezi hâline geldi.

Crawford’un eserlerinde en dikkat çekici özellik, mekânları yalnızca dekor olarak kullanmamasıdır. Onun İtalya’sı yaşayan bir karakter, İstanbul’u nefes alan bir organizma, Hindistan’ı ise gizemin ve arayışın sembolüdür. Romanlarında insan tutkularını, sınıf değişimlerini, aşkı, inancı ve kaderi işlerken, okuru da bu dünyanın bir parçası hâline getirir. Özellikle İtalyan yaşamını anlattığı Saracinesca üçlemesi, onun edebî gücünün en önemli örnekleri arasında kabul edilir.

Bugün Crawford’u önemli kılan yalnızca yazdığı romanlar değildir. O, modern anlamda hikâye anlatıcılığının temel ilkeleri üzerine düşünen bir edebiyat kuramcısıdır. Roman sanatına ilişkin görüşlerini dile getirdiği The Novel: What It Is adlı eserinde, iyi bir romanın önce insan kalbine seslenmesi gerektiğini savunur. Ona göre okur, bir romanda yalnızca fikir aramaz; duygularını, korkularını, umutlarını ve kendi insanlığını da görmek ister.

9 Nisan 1909’da İtalya’da hayata veda eden Francis Marion Crawford, ardında onlarca roman, hikâye, gezi yazısı ve eleştirel eser bıraktı. Ancak asıl mirası, farklı kültürleri aynı edebî potada buluşturabilen evrensel bakışıdır. Bugün eserleri okunduğunda hâlâ hissedilen şey budur: İyi anlatılmış bir hikâye, zamanın ve sınırların ötesine geçebilir.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Bir Cevap Yazın

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin