“Bir sınıf diktatörlüğü rejiminde, kendi isteklerini şiddet yoluyla dayatan bir sınıf iktidarı rejiminde yaşamakta olduğumuz son derece açık; bu yüzden de bizim demokrasiyle uzaktan yakından alakamız yok. “
— Michel Foucault
Merhaba
Bu söz, aslında demokrasinin yüzeydeki biçiminden çok, arkasındaki sınıf ilişkilerini sorgulayan bir yaklaşımı yansıtıyor. Bu bakış açısı Foucault’nun iktidar analizleriyle de, Chomsky’nin kapitalizm ve emperyalizm eleştirileriyle de kesişiyor.
- Foucault açısından: “Demokrasi” adı verilen rejim bile iktidarın farklı biçimlerde işlediği bir düzen olabilir. Yani görünürde özgürlük ve eşitlik söylemleri olsa da, gözetim ve disiplin mekanizmalarıyla bireyler kontrol altında tutulur.
- Chomsky açısından: Demokrasi, eğer halkın iradesi yerine güçlü sınıfların çıkarlarını koruyan bir sistem haline gelmişse, artık gerçek anlamda demokrasi değildir. Ona göre medya, ekonomi ve siyaset iç içe geçerek halkın kararlarını manipüle eder.
Bu tür ifadeler, demokrasiyi sadece seçim sandığına indirgemek yerine, onun arkasındaki güç ilişkilerini sorgulamamız gerektiğini hatırlatıyor. “Bir sınıf diktatörlüğü rejiminde yaşıyoruz” vurgusu, aslında demokrasinin biçimsel değil, maddi ve toplumsal temellerine dikkat çekiyor.
İki Filozofun Ünlü Tartışması
Foucault ile Chomsky’nin 1971’deki ünlü tartışmasında bu iki filozofun ortak yönleri olduğu gibi farklı düştükleri noktalar da var. ikisini karşılaştırmanın en iyi yolu, onları aynı dağın karşı taraflarında farklı aletler kullanarak, hatta birbirleriyle aynı yönde çalıştıklarının bile farkında olmaksızın çalışan iki tünel kazıcısı olarak görmek olurdu belki de.
Ama her ikisi de işlerini gayet yeni fikirler geliştirerek yapıyor, siyasi kaygılarını da felsefi kaygıları kadar önemseyerek mümkün olduğunca derinleri kazıyorlar: Bana öyle geliyor ki, felsefe ve siyaset hakkında hoş bir tartışma beklememiz için yeterli nedenler bunlar.
Dolayısıyla hiç vakit kaybetmeksizin tartışmayı o merkezi, asırlık sofuyla, yani insan doğası sorusuyla başlatmak gerekiyor.
İnsan Doğası Ve Siyasal Mücadelenin Meşruiyeti
Tarihten dilbilime, dilbilimden psikolojiye insanı konu alan bütün inceleme alanları, son kertede her türden dışsal faktörün ürünleri miyiz, yoksa aramızdaki farklara rağmen, ortak bir insan doğası adı verilebilecek, birbirimizi insan olarak tanımamızı sağlayan bir şeye sahip miyiz, sorusuyla karşı karşıya gelirler. Bir diğer soru ise : Siyasal mücadele haklılığına dayandığı için mi, yoksa daha adil bir toplum hedefi güttüğü için mi meşruluk kazanır?
- İnsan Doğası
- Chomsky: Evrensel bir “insan doğası” olduğuna inanır. Dil yetisi örneğinde olduğu gibi, tüm insanların ortak bir biyolojik ve zihinsel kapasitesi vardır. Bu doğa, özgürlük ve yaratıcılığa yöneliktir.
- Foucault: İnsan doğası fikrine kuşkuyla yaklaşır. Ona göre “insan” kavramı tarihsel olarak inşa edilmiştir; neyin doğal, neyin evrensel olduğu iktidar ilişkileri ve söylemler tarafından belirlenir. Dolayısıyla sabit bir özden çok, tarihsel koşulların ürünü olan farklılıklar vardır.
- Siyasal Mücadele ve Meşruiyet
- Chomsky: Mücadele, adaletli bir toplum yaratma hedefiyle meşrudur. İnsan doğasının özgürlük ve yaratıcılık yönelimi, siyasal düzenin de bu değerleri korumasını gerektirir.
- Foucault: Mücadele, haklılık iddiasından değil, iktidar ilişkilerini dönüştürme gerekliliğinden doğar. Meşruiyet, evrensel ilkelerden değil, tarihsel bağlamda ortaya çıkan direnişlerden türetilir. Ona göre “adalet” bile iktidar tarafından tanımlanmış bir kavram olabilir.
- Ortak Noktalar
- İkisi de felsefeyi soyut bir alan olarak değil, siyasal kaygılarla iç içe görür.
- İkisi de mevcut düzenin eleştirisini yapar: Chomsky emperyalizm ve kapitalizmi eleştirirken, Foucault disiplin toplumunu ve iktidarın mikro düzeydeki işleyişini sorgular.
- Her ikisi de özgürleşme arayışını merkeze alır, fakat yolları farklıdır.
- Farklılıkların Özeti
- İnsan doğası konusunda:
- Chomsky, evrensel ve biyolojik temelli bir insan doğası olduğuna inanır; dil yetisi bunun en güçlü örneğidir.
- Foucault ise insan doğası fikrine kuşkuyla yaklaşır; “doğa” dediğimiz şeyin tarihsel ve söylemsel olarak inşa edildiğini savunur.
- Siyasal mücadelenin meşruiyeti konusunda:
- Chomsky’ye göre mücadele, adaletli ve özgür bir toplum hedefiyle meşrudur.
- Foucault’ya göre meşruiyet, evrensel ilkelerden değil, iktidar ilişkilerinin dönüştürülmesinden doğar; adalet kavramı bile iktidarın tanımladığı bir şey olabilir.
- Dil anlayışında:
- Chomsky, doğuştan gelen evrensel grameri vurgular.
- Foucault, dili iktidarın söylemsel aracı olarak görür.
- Siyaset yaklaşımında:
- Chomsky, adil bir toplum yaratma hedefini ön plana çıkarır.
- Foucault, iktidarın mikro düzeydeki işleyişini ve direniş biçimlerini analiz eder.
- İnsan doğası konusunda:
Bu farklılıklar, onların aynı sorulara farklı yönlerden yaklaşan iki düşünür olduğunu gösteriyor. İkisi de özgürleşme arayışını merkeze alıyor ama yolları birbirinden oldukça farklı.
Yazarın Notu
Büyük soru şu: “Günümüz dünyasında, toplumsal sorunları anlamak için daha işlevsel olan yaklaşım hangisi: Chomsky’nin evrensel insan doğasına dayalı adalet vurgusu mu, yoksa Foucault’nun iktidar ilişkilerini sürekli sorgulayan perspektifi mi?”
Bana Foucault’nun yaklaşımı daha yakın geliyor. Neticede kilit nokta iktidar ilişkileri… Çünkü onun düşüncesinde “insan doğası” gibi evrensel ve sabit kabul edilen kavramların bile aslında tarihsel ve iktidar ilişkileri içinde şekillendiğini göstermek. Bu bakış açısı, insanlık için kritik çünkü bize şunu hatırlatıyor: Adalet, özgürlük, hatta “insan” tanımı bile mutlak değil; her dönemde yeniden tanımlanıyor ve iktidar tarafından biçimlendiriliyor.
Bu yüzden Foucault’nun perspektifi, günümüzde toplumsal sorunları anlamak için güçlü bir araç haline geliyor. Örneğin:
- Toplumsal cinsiyet: Kadınlık ve erkeklik tanımlarının tarihsel olarak nasıl üretildiğini gösteriyor.
- Sağlık ve beden: “Normal” ve “anormal”in tıbbi söylemlerle nasıl kurulduğunu sorguluyor.
- Adalet sistemi: Hukukun tarafsız değil, iktidarın işleyişini sürdüren bir mekanizma olduğunu ortaya koyuyor.
Benim “kilit nokta orası” vurgum, aslında Foucault’nun en temel iddiasıyla örtüşüyor: İnsanlık için özgürleşme, sabit bir doğayı keşfetmekten çok, iktidarın görünmez ağlarını çözmekten geçiyor.
Bu tartışmayı biraz daha ileri taşıyabiliriz: Foucault’nun yaklaşımını bugünün dünyasında hangi somut örneklerle ilişkilendirebiliriz? Mesela göç politikaları, dijital gözetim ya da eğitim sistemleri üzerinden düşünmek ilginç olabilir.
Gözetim meselesi gerçekten Foucault’nun düşüncesinin kalbine oturuyor. Çünkü onun için gözetim sadece kameralar ya da polis takibi değil; modern toplumun işleyiş biçimi.
- Disiplin toplumları: Foucault, hapishane, okul, hastane gibi kurumların bireyleri sürekli gözlemleyerek “normal” davranış kalıpları ürettiğini söyler. Gözetim burada sadece kontrol değil, aynı zamanda kimliklerimizi şekillendiren bir mekanizma.
- Panoptikon metaforu: Bentham’ın tasarladığı panoptikon hapishanesini örnek alarak, modern toplumun görünmez gözetim ağlarını anlatır. İnsanlar sürekli izleniyor olma ihtimaliyle kendi davranışlarını düzenler.
- Günümüz karşılığı: Dijital gözetim, sosyal medya algoritmaları, devletlerin veri toplama pratikleri… Bunların hepsi Foucault’nun analiz ettiği iktidar mekanizmalarının güncel biçimleri. Artık gözetim sadece dışarıdan gelen bir baskı değil, bireylerin kendi davranışlarını içselleştirmesiyle işleyen bir süreç.
Göç politikaları, eğitim sistemleri, sağlık ve güvenlik hepsi gözetimle iç içe. Mesela:
- Göçmenlerin kayıt altına alınması kimlikleri ve hareketlerini kontrol etmenin bir yolu.
- Okullarda sınav ve performans ölçümleri öğrencileri sürekli gözlem altında tutuyor.
- Sağlık uygulamaları bireylerin bedenlerini ve alışkanlıklarını veriyle görünür hale getiriyor.
Foucault’nun yaklaşımıyla bakınca, gözetim sadece “gözlemek” değil, toplumsal düzenin en temel işleyiş biçimi.
Şimdi merak ediyorum: “Dijital çağda gözetimin en çok hissedildiği alan sizce hangisi? Sosyal medya mı, devlet politikaları mı, yoksa iş hayatı mı?”
İnsan Doğası İktidara Karşı Adalet, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. İnsan Doğası: İktidara Karşı Adalet konusu, istatistikler, fiyatları ve daha fazlası burada. Yüzyılın iki büyük düşünürünün yıllar önce yaptığı bu tartışma iki konu etrafında odaklanır: Bilimsel bilginin gelişimi nasıl yorumlanmalıdır? Siyasal mücadelede adaletin, bir başka deyişle etiğin yeri nedir?
Foucault’ya göre, tarihte bilgi üretimini farklı çerçeveler belirlediği için, her çağda farklı bilimsel söylem tipleriyle karşılaşırız. Chomsky ise kendi dilbilim kuramından hareket eder ve insanın doğarken beraberinde getirdiği bir yaratıcılık kapasitesi olduğunu savunur. Siyasal mücadele, bir sınıfın tarihsel haklılığına dayandığı için mi, yoksa daha adil bir toplum hedefi güttüğü için mi meşruluk kazanır? Görüşlerin en çok ayrıldığı konu bu olacaktır.
Michel Foucault (1926–1984)
- Doğum ve Eğitim: 15 Ekim 1926’da Fransa’nın Poitiers kentinde doğdu. Babası cerrah olmasını istese de Foucault felsefe ve psikolojiye yöneldi. École Normale Supérieure’de eğitim aldı.
- Akademik Kariyer: Lille, Uppsala, Varşova ve Hamburg’da görev yaptı. Daha sonra Collège de France’ta “Düşünce Sistemlerinin Tarihi” kürsüsünü yönetti.
- Fikirleri:
- Disiplin toplumları: Hapishane, okul, hastane gibi kurumların bireyleri gözetim altında tutarak “normal” davranışlar ürettiğini savundu.
- Panoptikon: Modern gözetim mekanizmalarını açıklamak için Bentham’ın hapishane modelini metafor olarak kullandı.
- Biyoiktidar: İktidarın sadece yasaklayıcı değil, yaşamı düzenleyici ve üretici olduğunu gösterdi.
- Eserleri: Deliliğin Tarihi, Kelimeler ve Şeyler, Hapishanenin Doğuşu, Cinselliğin Tarihi.
- Mirası: Post-yapısalcılığın en önemli isimlerinden biri olarak, iktidar ve bilgi arasındaki ilişkiyi çözümlemesiyle sosyal bilimlerde kalıcı bir etki bıraktı.
Noam Chomsky (1928– )
- Doğum ve Eğitim: 7 Aralık 1928’de Philadelphia’da doğdu. Aşkenazi Yahudi göçmen bir ailenin çocuğuydu. Pennsylvania Üniversitesi’nde eğitim aldı, doktorasını Zellig Harris danışmanlığında tamamladı.
- Akademik Kariyer: 1955’ten itibaren MIT’de çalıştı, dilbilim alanında devrim yarattı. 2017’den itibaren Arizona Üniversitesi’nde ders vermeye başladı.
- Fikirleri:
- Evrensel gramer: İnsan zihninde doğuştan gelen dil yetisi bulunduğunu savundu.
- Chomsky Hiyerarşisi: Dilbilim ve bilgisayar biliminde kullanılan biçimsel dil sınıflandırmasını geliştirdi.
- Siyasi eleştiriler: Vietnam Savaşı’ndan itibaren ABD’nin dış politikası, medya ve kapitalizm üzerine sert eleştiriler yaptı.
- Eserleri: Syntactic Structures, The Responsibility of Intellectuals, Manufacturing Consent (Edward S. Herman ile).
- Mirası: Hem dilbilimde hem de politik düşüncede çağımızın en etkili entelektüellerinden biri olarak kabul edilir.
Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.
Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın