“Eğer sanat eseri dünya ve dünyadaki diğer varlıklar lehine yaratıcı benliğin silinmesine, sanat tüketicisinin (okur, izleyici ya da dinleyici) aynı yönde teşvik edilmesine tanıklık ediyorsa, sanatın ve güzelin ahlaktan ayrı olmadıkları daha şimdiden görülür. Sanatçı dünyayı tanımaya ve canlandırmaya kendini vakfetmekle zaten ahlaksal bir eylemde bulunur.”

— Tzvetan Todorov

Merhaba

Büyük bir sanatçının eserinin karşısına geçtiğimizde, biçimlerin mükemmelliğine hayranlıkla bakmakla ya da tek tek her imgenin anlamını soruşturmakla yetinmeyiz; insan etkinliklerinin en büyüleyici sırlarından biri hakkında biraz aydınlanmayı da umarız: Yaratım süreci sıradışı bir sanatçıda nasıl işler? Genel takdir kazanacak bir eserin ortaya çıkmasını hangi koşullar mümkün kılmıştır? Yaşamak ile yaratmak arasındaki en elverişli ilişki nedir? Burada, bu dâhilerden birinin hikâyesini hareket noktası alarak ve hayatının resminde bıraktığı izleri inceleyerek, bu esrarın perdesini usulca kaldırma arzusuna kendimi bırakmak istiyorum. Rembrandt, döneminin en fazla takdir görmüş ressamlarından biri, sonrasında da yaşadığı yüzyılın ve ülkesinin en ünlü sanatçısı olmuştur. Acaba ürettiği imgeler günü gününe sürdürdüğü hayatının mahremiyetine nüfuz etmemize izin verir mi? Eseri bize onun hakkında ve bu eseri yaratmasını mümkün kılan şey hakkında ne öğretir?

17. yüzyılda Hollanda’da “tür resmi” de denilen, gündelik hayatı konu alan görece yeni bir resim türü serpilir. Bu gelişme son derece anlamlıdır. Bu tür imgeler antikçağdan beri tek tük var olmuş olsa bile, bütün o sıradan davranışlar -yemek, uyku, âşıkların buluşması ya da erotik ilişkiler, konserler, çocuklara gösterilen ilgi, çeşitli mesleklerin icrası- tarihte ilk kez temsil nesnesi olmaya layık görülerek sistematik olarak işlenir. Böylelikle, gözler önündeki etkinlik ya da eyleme dair varılan yargı ne olursa olsun, ressam hem görünür dünyaya övgüsünü sunar hem de en sıradan hallerin ve en sık görülen varlıkların değerini olumlar. Geçmişin hiyerarşik dünyasında bir yarık açılır ve onca zamandır temsillere tahakküm eden, dünyayı yukarı ve aşağı, tinsel ve tensel, iyi ve kötü diye bölen Manici ruhun geri çekildiği görülür. Çocuğuna yemek veren yediren anne takdir görmek için artık Bakire Meryem’e benzemek zorunda değildir.

Tüm resimleri de tıpkı tarih resimleri ve portreler gibi insanların alemini tasvir eder.

Diğer yandan, yapmak ve olmak varoluş ve öz nasıl karşıtsa, gündelik hayat resmiyle portre de birbirine öyle karşıttır.

Dolayısıyla, Rembrant kendi dünyasını hangi imgelerle temsil ettiyse, bizim de sorularımıza yanıt ararken o imgelere dönmemiz gerekir. Ancak ilk engel burada karşımıza çıkar : Çağdaşlarının çoğundan farklı olarak o gündelik hayat tabloları yapmamıştır.

Ya Sanat Ya Hayat, aslında eserin de sanatçının da aynı hayatın içinden beslenerek karşımıza çıktığını gösterirken ikilemi tersine çeviriyor: Hem sanat hem hayat! 

Kitabın ikinci bölümünde ise, bu kez bambaşka bir noktadan, sanat ile ahlak arasındaki yüzlerce yıllık çatışmadan yola çıkan Todorov, Iris Murdoch üzerinden dünyaya, hayata duyulan sevginin hem sanatın hem de ahlakın temelinde yattığını gösterir. Iris Murdoch varsayımı ise şöyledir:

Bütün bu sorgulamalar, İngiliz filozof ve romancı iris Murdoch’un 1950’lİ yılların sonundan 1970’li yılların sonuna uzanan dönemde yazdığı bir dizi metinde yeni bir yoruma kavuştu. Murdoch bu dönemde meşhur öncüllerinin bazılarıyla -özellikle Platon ve Kant’la, ama Rilke’yle de— sanat ile ahlak arasındaki ilişkiler konusunda söyleşiye girdi ve bu söyleşiler kendi anlayışını ifade etmesine yardımcı oldular. İşte, 1959 tarihli bir metinde yer alan ilkesel nitelikte bir ifade:

“Sanat ile ahlak […] aynı şeydir. Özleri aynıdır. İkisinin de özü sevgidir. Sevgi, kendinden başka bir şeyin gerçek olduğuna dair, gerçekleşmesi son derece zor bir bilinçlenmedir. Sevgi -dolayısıyla sanat ve ahlak— gerçekliğin keşfinden ibarettir.”

Murdoch temel nitelikte bir psikolojik olgu olan benmerkezciliğimizden ve bundan kaynaklı bencilliğimizden yola çıkar. Biz kendimizi doğal olarak dünyanın merkezi gibi düşünürüz; dolayısıyla dış dünyanın bizden bağımsız olarak var olduğunu, evrende önemsiz bir toz zerreciği olduğumuzu -kaçınılmaz olarak- keşfetmek bize acı verir. Bu keşfin neden olduğu acıdan kendimizi korumak için bir “düşler bulutu”, bir fantasmalar sürüsü üretiriz; bunların bir kısmı doğrudan doğruya benliğimizi yüceltir ve teselli eder, diğer kısmıysa onu çevremizdeki kurgularla, mitsel ve dinsel anlatılarla ilişkiye sokarak dolaylı olarak korur. Bu pratikler önlerine koymak isteyeceğimiz engellerin etrafından dolanmakta mahirdir.

Bir sanat eseri üretmek için dünyayı kabul etmek gerekir ki, bu, tahammülle başlayan, dikkat ve saygıyla devam eden ve sevgide -bencil sahip olma arzusundan arınmış bir sevgide- doruğa varan bir pratiktir.

Todorov, Yine hem sanat hem hayat demektedir…

Bunca karmaşa ve kafa karışıklığı içinde yaşadığımız, sanatla hayatın bağını çoğu zaman kaçırdığımız günümüzde, ayakları sağlam bir zemine basan açık ve net çözümlemeler, yorumlar okumak, hayata ve  sanata yeniden inanç duymak isteyen herkese…

Ya Sanat Ya Hayat, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı. Sanatçı, ister bir dahi olsun ister bütün zamanların en büyük yaratıcısı, sonuçta aynı havayı soluduğumuz, benzer çelişkilerle boğuştuğumuz bir insandır. Sanat ve edebiyat filozofu Tzvetan Todorov, bir sanat eserinin ilettiği mesaj ile yaratıcısının hayat tarzı ve gündelik yaşamı arasındaki ilişkiyi irdeleyerek çoğu zaman unutulan bu basit ve temel gerçeği son derece yalın ve berrak bir dille hatırlatıyor.

Tzvetan Todorov (1 Mart 1939, Sofya – 7 Şubat 2017), Fransız-Bulgar filozof, tarihçi. Fransa ve ABD’deki çeşitli üniversitelerde edebiyat kuramları üzerine dersler verdi. Paris’te Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi’nin CNRS araştırma yöneticiliğini yaptı.

Prag Dilbilim Çevresi aracılığıyla, Fransız yapısalcılığını etkilemiştir. Rus ve Prag geleneklerinin metinlerine Slav dili eğitimi aldığı için doğrudan ulaşabilme imkânı bulmuştur. Viktor Şklovski, Boris Tomaşevski, Yuri Tinyanov ve Vladimir Propp gibi yazarların çalışmalarından etkilenmiştir.

Türkçede çıkan ilk kitabı 2001’de Metis Yayınları’nca yayımlanan Poetikaya Giriş’tir. Yine aynı yayınevi tarafından Fantastik: Bir Edebî Türe Yapısalcı Bir Yaklaşım da Türkçeye kazandırılmıştır.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle okuyunuz…

Yorum bırakın

İnsan, her şeyi sahiplenme arzusundayken, varoluşun gerçek amacını çoğu zaman unutuyor. Şuurun altın damarına ulaşmanın farkında değil. Fiziksel dünyanın keşfi ilerledi ama insanın “kendini bilme yolculuğu” geri kaldı. Devasa binalar, yollar ve şehirler yükselirken; insanın iç dünyası hâlâ bilinmezliklerle dolu. Bilim, insanın özünü ve aklın ötesindekini henüz çözemedi.

Kendi değerimizi bilmemek, çağımızın en büyük açmazlarından biridir. Bu çağ, ilahi değerin açığa çıktığı dönem olmalı.

Kendini Bilmek İçin Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin